POETİK YAZILAR / Folklor şiire düşman – Cemal Süreyya

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

  POETİK YAZILAR / Folklor şiire düşman – Cemal Süreyya

 

 

Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı. François Villon’dan, André Breton’a, Henri Michaux’ya bir çizgi çekelim, bu işin nasıl bir evrim sonucu doğduğunu göreceğiz. Çağdaş şairler kelimeleri bile sarsıyorlar, yerlerinden, anlamlarından uğratıyorlar. Bu böyleyken, bizde hâlâ folklora, halk deyimlerine şiirlerinde fazlasıyle yer veren şairlerin kısır bir yolda oldukları sanısmdayım. Çünkü folklorda şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti yoktur. Halk deyimlerinin havası şiirin kanat çırpmasına imkân vermeyecek kadar dar bir havadır.

Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır. O kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler aramayın artık. Çünkü donmuşlardır. Tek yönlüdürler. İşlemleri, güçleri, bir bakıma uyandıracakları çağrışımlar bellidir. Ne olsa değişmeyecektir. Bu kelimelerin meydana getireceği şiirlerle, mısralarmdan meydana gelen şiirler arasında pek büyük bir ayrılık göremiyorum. Çünkü ikisinde de şairin işi kelimelerle değli, kelime bloklarıyla oluyor. Oysa Braque’m resim üstüne söylediklerini şiire uygulamakta bir sakınca görmeyerek diyorum ki: Şiirde asıl olan ‘hikâye etmek’ değil, kelimeler arasında kurulacak ‘şiirsel yük’tür; Braque’m lafıyla anekdotik değil, poetik. Çıkış noktamızı buradan alırsak, dosdoğru, folklorun şiir için kaçınılması gereken bir tehlike olduğu sonucuna varabiliriz. İşin nedeni şurada: Halk deyimlerinde yerleşmiş, birbirine bağlanmış kelimeler arasında yeni bir yük, yeni bir bağıntı kurmak söz konusu olamaz. Nasıl olsun ki, bu kelimeler zaten kıpırdamaz bir şekilde birbirlerine bağlanmışlar, alacakları yükleri zaten önceden almışlardır. Orhan Veli kuşağı şairleri yenilikten sonra daha çok dilin görünür imkânlarını denediler. Bu arada Oktay Rifat, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi bir kısım şairler de, geniş ölçüde, belki en görünür imkânlar olan halk deyimlerine, folklor temlerine yöneldiler. İyi olmadı bu onlar için. Köşelere takılıp kaldılar. Oktay Rifat ‘sanat endüstrisi’ pazarlarına bol sayıda çürük mal sürmek zorunda kaldı. Bedri Rahmi’ye gelince, o onu da yapamadı, iki üç kalın, iki üç sarı kırmızı çizgi çekti, durdu. Oysa bu şairler başka alanlara yönelmesini bilselerdi şiire daha faydalı, daha verimli olacak kişilerdi.

Folklordan kaçınmaya önemli bir sebep daha var: Kişilik. Bakın dikkat ederseniz şiirde kişiliğe bugün eskisinden daha çok önem veriyoruz. Sanırım gelecekte bu daha da çok olacak. Çok güzel de olsa iki şiirin yazanım şair kılmaya yetmemesi, şairi belli olmayan şiirlerin estetiğe konu olamaması bu fikrimi doğruluyor. Kişiliğin tadı şiir dünyasını bir tuttu ki bugün, bir şiiri bir şair yazarsa güzel oluyor da aynı şiiri bir başkası yazınca olmuyor. Mesela Fazıl Hüsnü Dağlarca kişilik sahibi bir şairdir, ‘Kızılırmak Kıyıları’nı kendi havasından kendi kişiliğinden geçirerek yazmıştır.

O şiirdeki açı kendi açısıdır, eşyayı ve yaşamayı kavrayış kendi kavrayışı. ‘Kızılırmak Kıyıları’nın bir soyutlanmış güzelliği vardır, bir de asıl önemlisi salt Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya ait olmasından dolayı kazandığı güzellik. (Hatta ben yalnız ikincisi var diyorum ya neyse!) İkisi birbirini tamamlıyor, ikincisini aynı zamanda Fazıl Hüsnü Dağlarca değil de bir başka şair yazsaydı ne olurdu? Şu olurdu herhal: Şiir güzel olmazdı, ya da hiç değilse o kadar güzel olmazdı. Kendinden çok, şiir yitirirdi. Diyeceğim, kişilik bugün şiirde bunca önemli bir yer tutuyor. Folklordaysa daha çok anonim kalıplar var. Bu kalıplar kişilik kazanmaya hiç uygun değil. Karacaoğlan’a, Emrah’a, şuna buna büyük şair diyenlerin kulakları çınlasın, kişiliksiz de büyük şair olunacağına iman getirmişler demek. Folklor ve halk deyimleri ancak bir şairi taşıyabilir, fazlasına dayanacak gücü yoktur. O şair de bugün Oktay Rifat. Ona bile halk deyimlerinin neler ettiğini biliyoruz. Bu böyleyken beş altı güçlü şairin hep birden folklora yanaştığını düşünün, bu derinsizlik, sığ alanda bizi allak bullak edecek derecede kişiliklerini birbirinden ayırt etmek imkânlarını bulabilecekler midir acaba? Hiç sanmıyorum. Hem Max Jacob’un kaprislerini, hem Jules Supervielle’in incelikli mısralarını bir arada barındıracak folklorun alnını karışlarım ben.

Şiirde de azalan verimler kanunu var. Dil bir açıdan işlendikçe o alanda elde edilen verimler bir noktadan sonra azalmaya başlıyor. Bu, bir bunalıma yol açıyor. Bunalımlar da yeni şiir alanları, yeni açılar bulunmasıyla sona erer hep. Şiirimizde şimdi yeni bir eğilim başladı. Bir iki yıldır dilin daha iç, daha derin imkânlarıyla başbaşayız. Genç şairler yalnız folklor gibi kesin klişelere değil, daha hafif kalıplara bile sırtlarını çevirdiler. İlhan Berk’te, Turgut Uyar’da, Edip Cansever’de, bunun ilk güzel örneklerini gördük. Kelimeler bizde de yontuluyor artık. Kelimeler bizde de yerlerinden yan yarıya koparılıyor, anlamlarından ufak tefek saptırılıyor, yeni yükler yükleniyor kelimelere. Böylece bir kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, yeni mısralara varılmak isteniyor. Genç şairler hep bunu istiyoruz. Folklor ve klişelerin karşısında öbür kutbu meydana getiren bu durum şiirimizde bir evrimdi. Her evrim gibi haklı ve zorunlu.

 

 

 

                                                         Cemal Süreyya

                                                     (A dergisi, Ekim 1956)

 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Eleştirinin Yollarında – Ahmet İnam

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

POETİK YAZILAR / Eleştirinin Yollarında – Ahmet İnam

 

 

Yetmişli yılların başında bıraktığım edebiyat eleştirisi çalışmalarının ardından, ara ara giriştiğim şair ve şiir değerlendirmelerini saymazsak, edebiyat eleştirisi üzerine otuz yıl sonra yazdığım ilk yazı bu.

Bir ayrımla başlayacağım. Edebiyat eleştirisinin, edebiyat üstüne yapılmış çalışmalar içerdiği için, edebiyat dışında kalan bir boyutu vardır. Bu açıdan bakıldığında edebiyat eleştirisini:

1. Bir edebiyat türü olarak edebiyat eleştirisi

2. Edebiyat etkinliğine, ürünlerine, yazarlara, okurlara yöneltilmiş yorumsal, filolojik, felsefî, bilimsel çalışmalardan oluşan edebiyat eleştirisi

olarak ikiye ayırıyorum. Elbette bu iki tür eleştirinin kesiştiği ortak alanlar da olabilir.Bu yazıda daha çok bir edebiyat türü olarak edebiyat eleştirisi üstünde duracağım. Öyle bir eleştiri olacak ki bu, edebiyat olacak. Şiir gibi, öykü gibi, deneme gibi olacak. Tür olarak daha çok denemeye yakın olacak. Konusu edebiyat ürünleri, edebiyatçılar, edebiyat etkinlikleri ve onların yorumlanıp değerlendirilmeleri olan bir deneme olacak. Bir şiiri ve onun edebî eleştirisini yan yana okuyabileceğim, bir eleştiriden alacağım tat, bir edebiyat tadı olacak. Elbette çözümlemeler, mantıksal, dilsel, felsefi yapı taşıyan özellikler içerir. Bu özellikler edebî bir atmosferde yoğunlaşarak, edebî tat taşıyan eleştiri, edebiyat tadında olan eleştiri ortaya çıkacak. Bu tür eleştiriye edeştiri demeyi öneriyorum. Edebiyatın olan, edebî, edebiyatlanmış eleştirinin “l”sine, edebiyatın “d”sini yerleştirerek oluşturduğum bu sözcük, edebiyatla eleştiri arasındaki karşılıklı “etme”leri, “edebilmeleri” de yansıtıyor olabilir.

Eleştiri gibi zaman zaman “nesnel”, “bilimsel” olması gerekliliği ileri sürülen bir çalışma alanının edebî bir yapı taşıması, bu alandaki çalışmaların “ciddiliğini”, anlamını, kültür yaşamı için önemini zedelemez. Edeştiri, “boş”, “cilâlı” duygusal ağırlığı sözlerle yapılan; ayırd eden, çözümleyen, irdeleyen, didikleyen özelliklerden yoksun bir çalışma değildir. “Edebiyat yapmayı”, içi boş, süslü sözlerle gerçekleştirilen, insanları duygusal açıdan sömürmeye yönelik bir çaba sananlar yanılıyorlar.Edebiyat, “akla”, düşünmeye, akıl yürütmeye, sorgulamaya, araştırmaya ters düşen bir etkinlik değildir. Edebiyat, edebiyatla düşünür; edebiyattan, edebiyatça düşünür, çözümler, irdeler, değerlendirir edeştiride. Edeştiride, belli bir kuramın biçimsel kuruluğu görülmez.Bir siyasal, sosyal bilimsel, dilbilimsel, mantıksal, matematiksel kuramın edebiyat yapıtına tepeden uygulamaya çalışıldığı çabalar edeştiri olamaz. Edeştiride, edeştirmen edebiyatçıdır. Her edebiyat yapıtı bir anlamda şiirsel özellikler taşıdığından (Bkz. “Ebedîyatını Yitirmiş Edebiyat” adlı yazım, Doğu-Batı, sayı:22, 2003, s. 21-36) edeştiri, yapıtın kendine özgü yapısını ortaya çıkarıp göstermek yerine, alışılagelen basmakalıp şekillerle, formüllerle, onu önceden kurgulanmış değerler,değerlendirmeler düzeneğinde bir yerlere yerleştirme değildir. Yapıtı önceden verilmiş kuramlara uydurarak görmenin adı edeştiri olamaz. Böyle bir yaklaşım, yukarıda sözünü ettiğim anlamıyla şiirsizliktir: Dar düşünce kalıplarına takılarak, yapıtın kendi farklılığını ortaya koymasına, ona tepeden kuramlar, ölçütler giydirerek izin vermemektedir. Edebiyata saygısızlıktır. Şiir, çünkü, olağan dilin ötesine dilin olanaklarıyla çıkarak başarılabilir. Edebiyat elbette boş söz değildir. Her “dolu” sanılan söz de edebiyat değildir. Sözün şiirlediği, şiir olarak ortaya çıktığı bir alandır edebiyat. Ölçülü, uyaklı dizeler anlamında, bir edebiyat türü olarak şiiri kastetmiyorum burada. Şiir, duyuş, düşünüş, kavrayışa dille açılan ufku gösterir. Eleştiride şiirin olması, ele aldığı yapıtın değerini, özelliklerini gösterecek biçimde, yapıtın etkisiyle eleştiri dilinin dönüşümler gösterebilmesi demektir. Yanlış anlaşılmaları önlemek için açıklama gerekir, bu noktada. Bir soruyla başlayayım:“Şiir eleştirisi şiirle, öykü eleştirisi öyküyle, deneme eleştirisi denemeyle mi yapılacak?” Şiir eleştirisi, örneğin, şiir üstüne, şiiri anlayıp, çözümlemeye, yorumlamaya, değerlendirmeye çalışan bir etkinliktir. Şiir eleştirisi şimdiye dek büyük çoğunlukla, düz yazıyla, belli düşünme, kavrama alışkanlıklarıyla yürütülmüştür. Bu eleştirilerin çok azının edebî bir değeri vardır. Elbette edebiyat üstüne yazılanlar, edebiyatla ilgilidir, edebiyat alanındadır ama edebiyat değildir. Şiir üstüne yazılan eleştirinin edebî olması da gerekmez.Ama, edeştiriden söz ediyorsak, edeştirinin başarabildiğinde, şiir olabileceğini söyleyebiliriz. Deneme edeştirisi, deneme; öykü edeştirisi öykü olabilir. Edeştiri, basma kalıp eleştirinin karşısına konulan bir eleştiri türüdür. (Örneğin, Tanpınar’ın Cemal Süreya’nın kimi yazılarının, eleştirilerinin edeştiri olduğunu söyleyebiliriz!)

Bu ikili ayrımın dışında kalan, basma kalıp, çalakalem eleştiri taslaklarında görünen eksik ve özürlerden bir bölüğünü dile getirerek, eleştiri yolundaki engellerden bazılarını sergilemiş olacağım.

a)Eleştiri olarak ortaya konan ürünlerin kimileri yalnızca değerlendirmeye (iyi, kötü; güzel, çirkin; değerli, değersiz gibi…) yöneliktir. Oysa o değerlendirmenin dayanakları verilmediğinde, değerlendirmeyle oluşturulmaya çalışılan edebî canlılık sağlanamaz.

b)Edebiyat yapıtının özelliklerini betimlemeye yönelik, betimlemenin ötesine geçmeyen eleştiriler. (Yapıtın kurgusu, sözcüklerin sayısı, yapısı gibi yapıtın “emripik” özelliklerinin betimlenmesi…)

c)Yapıtın yalnızca belli bir tarihsel dönem ya da akın içinde ele alınarak eleştirisi.

d)Yapıtın tanıtımı, propagandası açısından yapılan eleştiriler.

Kısaca, bütünlük kaygısı gütmeyen eleştirilerin edebiyatı canlandırmada güdük kaldığını söyleyebilirim. Eleştiri birbiriyle içten bağları olan beş boyutlu bir çalışmadır. Bir eleştiri yazısında bu beş boyutun beşinin de bulunması gerekmezse de eleştirmen, bu beş boyutun beşiyle de hesaplaşması, bu boyutlarla ilişkisini geliştirmek zorunda olan biridir. Bu boyutlara geçmeden, edeştiri edeştirmen ya da edeştirici hakkında birkaç not düşelim. Edeştirmen, bir eleştirmendir. Dolayısıyla, beş boyutun beşiyle de ilgilidir. Bütünlük kaygısı taşır. Üstelik, edeştirmen, bir edebiyatçıdır, edebî değeri olan bir yapıt ortaya koymak zorundadır.Edeştirmen de bir “yaratı” ürünü vermek zorundadır. Edeştirmenin hem eleştirme hem “yaratma” kaygısı olduğu için, ona, biraz şakayla, “çifte kaygılı” edebiyatçı diyebiliriz.

1. Eleştirmenin ele aldığı edebiyat yapıtlarını, etkinliklerini, edebiyatçıları değerlendirirken dayandığı bir yaşam görüşü olmalıdır. Dünyaya bakış biçimi, insan anlayışı olmalıdır. Sıradan anlamıyla, “herkesin zaten böyle bir görüşü vardır”, diyebiliriz. Eleştirmenin saygınlığı, etkinliği bu yaşam görüşünün, işlenmişliği ile, derinleştirilmiş olmasıyla ortaya çıkar. Kitaplardan, çeşitli okumalardan, okuldan edinilmiş bilgilerinin yanı sıra, eleştirmenin yaşamdan devşirebildiği bilgileri, onun kişiliğinde birleşerek, eleştirel donanımını oluşturur. Okur ya da yazar olarak eleştirmenin yaşam görüşü benden çok farklı olabilir; üstelik, o, rahatsızlık duyduğum, belki de düşman bulduğum bir bakışın insanı olabilir. Eleştirmen olarak ona saygım, görüşüyle geliştirdiği insan anlayışının evrenselliğinden, derinliğinden, inceliğinden, kapsayıcılığından kaynaklanır.

2. Eleştirel bakışın ikinci boyutu, edebiyat görüşü boyutudur. Eleştirmenin, eleştirel saygınlığının ikinci ayağıdır bu:Edebiyata bakışını olgunlaştırmamış, işlememiş, dokumamış, bu bakışının temellerini oluşturmak için yorulmamış, çalışmamış, çile çekmemiş eleştirmene saygı duyamam. “Nokta-i nazârının” beslendiği insan anlayışını, yaşam birikimini, edebiyatı kavrayışının ufuklarını görebildiğimde, bu boyutuyla eleştirmen benim için saygın bir eleştirmen olur. Tıpkı yaşam görüşünde olduğu gibi, edebiyat görüşü, okur ya da yazar olarak benim görüşüme uymayabilir. Yine de, onun edebiyat kavrayışına duyduğum saygı, görüşünün işlenmişliğine, derinliğine, genişliğinedir. Bu saygım, kendi görüşümü tanıyıp, geliştirmeme yol açabilir.

3. Üçüncü boyut, çözümleme boyutudur. Çözümleme yalnızca mantıksal, dilsel yaklaşımlarla yürütülebilecek, belli kalıpların uygulanmasıyla, ortaya çıkan bir etkinlik değildir. Yaşam görüşümüzün, edebiyat anlayışımızın açtığı ufuk içinde geliştirilebilir çözümleme. Belli dilsel, dilbilimsel kuramlar, çözümlemeye yardımcı olabilirse de, kuramla sıkışmış, sıkıştırılmış, tutsak alınmış bir uygulama çabası olmamalı, çözümleme.

Çözümleme, yapıtın belli bir açıdan yapısını, öğelerini ortaya çıkarmak, yapıtı oluşturan öğelerin aralarındaki bağlantıları sergilemekle gerçekleşir.

4. Dördüncü boyut, ilk üç boyut üzerine kurulur. Eleştirmenin belli bir yaşam ve edebiyat anlayışı içinde geliştirdiği çözümlemelerin yorumlanması, zengin bir sezgi ve donanım birikimiyle gerçekleştirilmelidir. Yorum, çözümlemeden daha zengin, daha özgün, daha kapsamlıdır. Yorum, eleştirmenin yaratıcı gücünün sınandığı bir yerdir. Yorumla, yapıtın, varsa kendine özgü yeri; edebiyatın, edebiyat türünün içinde taşıdığı önem ortaya çıkar. Bunun tersine, yorum, çözümlemenin ardından yapıttaki olumsuzlukları da dile getirebilir.

5. Değerlendirme, eleştirinin doruğunu oluşturur. Eleştirinin bu boyutunda, eleştirmen, yapıtın, edebiyatçının “değeri” üstüne görüşler getirir. Çözümlemeyle yetinilmiş eleştiri çalışmalarında, değerlendirme tehlikesini göze almayan bir eleştirmenle karşı karşıyayızdır. Değerlendirme, eleştirmenin beğeni düzeyini, edebî değerleri sezip keşfedebilme yetisini gösterir. Edeştirmen açısından da, değer bulma, değer görme, değer keşfetme onun yaratıcılığının temel taşlarından en önemlisini oluşturur.

Beşli boyutun bütünlüğü içinde ürünler verip, değerlendirmeler yapabilen eleştirmen ya da edeştirmenin edebiyatın canlanmasında etkisi büyük olacaktır.

İşte edeştiri, eleştiri bütünlüğe sahip eleştirmenin bir edebiyat ürünü olarak ortaya koyduğu eleştiridir. Başarıldığında, sanırım, düz eleştiriden daha öğretici, daha zengin, daha ufuk açıcı olacaktır.

 

                                                              Ahmet İnam

 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Entellektüel Şiir – Abdülkadir Budak

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

 POETİK YAZILAR / Entellektüel Şiir – Abdülkadir Budak
Ahmet Oktay, “entelektüel uçlarını sürekli abartan bir şiir, sonunda yapmacıklığa /züppeliğe dönüşebilir kolaylıkla” diyor (Gece Defteri, YKY, 1998) ve ben bu saptamaya bütün kalbimle katılıyorum. Kuşkusuz, yetenek yetmez bir insanı şair etmeye; genlerden ileri geldiği, kalıtsal sayıldığı üstünde durulan yeteneğin ancak ve ancak başlama vuruşu gibi algılanması gerekir. Maçı götürecek, iyi bir skorla kazanacak olan ise sonsuz bir iştahla edinilen bilgidir, bunun sonucu olarak da birikimdir. Bu anlamda entelektüele yakın durur şair. Ama, şiir bilgisini, birikimini başa kakacak kertede göstermemelidir şiirde, ya da bana öyle geliyordur. Aralarındaki ilişki Akgün Akova’dan öğrendiğim örnekte olduğu gibi olmalıdır. Mesafe kirpilerin birbirlerini ısıtmak için korudukları mesafeyi andırmalıdır. Çok hoşuma gittiği, entelektüel-şair ilişkisi bağlamında iyi bir örnek teşkil ettiği için aktarmak istiyorum: “Kirpiler, soğuk günlerde üşümemek için birbirlerine yaklaşırlar, ama çok yaklaşırlarsa dikenleri birbirine batar, uzaklaşırlarsa da üşürler. Kirpiler aralarında öyle bir uzaklık bırakırlar ki, ne üşürler ne de canları yanar” (Elimi Tut Yeter, Çınar Yayınları, 1998). Şiirin de şairin de canını yakmayacak bir mesafeden söz etmeye çalışıyorum, Ahmet Oktay’ın uyarısını biraz daha açarak. Her entelektüelin iyi şair olamadığını da biliyoruz ya, konumuz bu değil. Konumuz, bilginin, birikimin şiirde çaydaki şeker kıvamına ulaştırılabilmesi; şiirin entelektüel gösteri aracına düşürülmemesidir. İçselleşmeden, bilginin içselleştirilmesinden, şairde yepyeni bir söze dönüşebilmesinden konuşmak istiyorum sonuçta. Şiir yazılır da, yapılır da. yapılan (yapıntı) şiirin entelektüel uçlarını yazılana oranla daha da sivriltebileceği düşünülebilir. Çünkü metinlerarası ilişki bu tip şiir yazma tercihinde had safhaya ulaşır. Öteki metinlerin baskısı, kendi metninizi kurmada olabildiğince zorlar sizi. Şairin böyle bir çalışmada hemen her şeyden haberdar olduğunu kavrarsınız da, “asıl olan”a, yani altında imzası bulunana ulaşmakta zorluk çekersiniz. Metnin anlamı, onun özgünlüğü biraz da bilmediklerinden kaynaklanır şairin, ya da bilgisini içselleştirdiğinden, inisiyatifi ele almış olmasından.
Dipnotunu kaldırmaz şiir; çünkü şiir bir “içnotu”dur, ya da bana öyle gelmiştir hep. Kültür, nasıl ki okuduklarımızı, çeşitli biçimlerde edindiğimiz bilgileri unuttuktan sonra bizde kalan şeyse, şiir de öyle olmalı değil midir? Şiirin bir düşünsel arka planı olmalıdır elbette; ama, bu suyun üstünde değil, derinlerinde olmalıdır. Bakınca değil de, dalınca görebileceğimiz bir arka plan ya da birikim. Biraz daha ileri gitmeyi göze alabilir, şöyle de diyebilirim: Şiir, alıntılarla değil kalıntılarla yazılır. Her dizede başka bir şiiri, her şiirde başka bir şairi görmeniz, onun (kurgulayanın) ne kadar bilgili olduğu konusunda bir fikir verir elbette; ya bu yığışımın altında ezilirse altında imzası bulunan şair, o zaman ne olacak? Hem, şair neyi yazması gerektiğini bildiği ölçüde, neyi, neleri yazmaması gerektiğini de bilen insan değil midir? Sonsuz bir açgözlülük ilk bakışta zenginliği çağrıştırırsa da, belirsizliğe giden yola konulan işaret anlamına da gelmez mi? Şiir yazandan şair olmaya geçiş, tam da bu bıçak sırtı yerde gerçekleşiyor sanki. Biraz da başkalarının doğrularına tutunmaktan çok, kendi yanlışlarıdır insanı şair eden, özgünlüğünü sağlayan. Garantiye oynamamalıdır şair. Uçlarını sürekli abartan bir entelektüelliğin yapaylığa/züppeliğe vardırılacağını söylemiştik Ahmet Oktay’dan hareketle; bu anlamdaki desteğin aslında köstek olduğunu vurgulamak istercesine. Şiir belki de arınmışlığın, saflığın zaferidir.
Modern Türk şiirinde entelektüel uçlarını abartmadan, yapaylığa, züppeliğe düşmeden yazmış, örnek teşkil etmiş adların sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Geniş ufukları kendi şiirlerinin görünmesini engellememiştir, onca bilginin, birikimin arasında kaybolup gitmemişlerdir. Bu büyük dengeyi kurabildikleri içindir ki büyük şair olmuşlardır. İlk akla gelenlerden başlayacak olursam Oktay Rifat’ı, Behçet Necatigil’i, Turgut Uyar’ı, Ece Ayhan’ı, Cemal Süreya’yı, Attilâ İlhan’ı anabilirim. Kendi kuşağımdan ya da bir sonraki kuşaktan ise Ali Cengizkan, Hüseyin Ferhad ve Haydar Ergülen üstünde durabilirim ilk anda.
Kutsal kitapları yağmalamak, Yunan mitolojisinden şiir çıkarmak entelektüel görünmek için yeterli olmaktan çıkalı epey oldu, ama hâlâ tutunanlar var bu birikime; ancak böylelikle evrenselliğe ulaşabileceğini düşünenler mevcut şiirimizde. Olsun varsın, bunda bir sakınca yoktur elbette. Yok da, bilgisini göstermekten utanacak kadar görgülü bir şiir yazılmasını dilemek, bir okur olarak da bizim hakkımızdır sanıyorum. Bilgi yığışımı gibi duran, mekanik, ruhsuz şiirler (metinler), yazanının bile yaprağını kıpırdatmıyorsa, okurun hangi dalını silkeleyebilecektir? Başkalarının kanlarını taşımak eğiliminde olan bir damar olmak yerine, kan grubu belli bir damara sahip çıkmak, kendi şiirini yazmak durumunda olan şair için kaçınılmazdır. Başkalarının büyük toplardamarı olmak yerine, kendi küçük atardamarının farkında olmak belki, ne dersiniz? Şair “ kan aranıyor” anonsunun sonunda “aranan kan bulunmuştur”un muhatabı olmak durumunda değil midir? Bence öyledir. Bütün bunlardan bilginin şiire engel, ya da şairin kendi şiirini kurmasına engel oluşturduğu çıkarılmıyordur umarım. Öyle şey olur mu? Kirpi örneğinde olduğu gibi hep o zorunlu “mesafe”den söz etmeye çalışıyorum, hepsi bu.
Bir de “sezgi bilgisi” diye adlandırılan bir bilgi türü var ki, özgünlüğün belki de esasını oluşturan tam da bu bilgi olsa gerektir. Kişiye özgü sayılması gereken, bilgi, birikim sonucunda oluşmuş olsa da, genlerle, kalıtımla da ilgili olduğu varsayılan yeteneğin sezgi gücünden de söz açmak gerekecek galiba. Oktay Taftalı’ya göre de “sezgi kavramı skolastik şiir anlayışının ilham perisi ile aynılaştırılamaz. Üstelik şiirde sezgi bilgisini bu dalda kapsamlı bir birikimin ve tinsel gelişimin verdiği belli bir yetkinliğin sonucu olarak düşünmek pek de yanlış sayılmayacaktır. (…) Yani bir şiir, gerçekte bizim bilincimizden bağımsız olarak, ozana ait tinsel değer ve etkinliklerle belli bir sanatsallığı nesnel olarak içermektedir.” (Şiirin Mikroestetik Eleştirisi, Era Yayıncılık, 1994) İşte şair, edindiği bu büyük bilgiyi tinsel öğeyle (sezgi bilgisi) buluşturup bir senteze ulaşacak, kendine özgü şiirini de yazmayı başaracaktır. “Özgünlüğün kaynağı da sezgisel kavrayışın salt öznelliğinde aranmalıdır” diyor Oktay Taftalı söz konusu yazısında. Şiirde önemli bir payı olan duygunun akılla denetim altına alınması, lirizmin sağlanması ise “sezgi bilgisi” denilen şeye sahip olmakla, ya da bunu geliştirmekle sağlanabilir gibime geliyor.
                                                        Abdülkadir BUDAK

 
 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Edebiyata bakışta bilimin ve yorum yeri – Ahmet İnam

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

POETİK METİNLER / Edebiyata bakışta bilimin ve yorum yeri – Ahmet İnam

 

 

Konuşmam şu bölümlerden oluşacak: Önce bu “edebiyat bilimi” konusunda felsefenin ne gibi katkıları olabilir, felsefenin yeri ve felsefeden beklenen ne olabilir ? Bu soruya kısaca değindikten sonra, ikinci olarak, bir araştırmanın bilim olabilmesi için ne gibi ölçütler taşıması gerekir, böyle ölçütler bulabilir miyiz? Ardından, edebiyat denen alanın bu ölçütlere uygun değerlendirmesi yapılabilir mi; bir edebiyat bilimi veya edebiyat ilmi olanaklı mıdır? Olanaklı ise bu olanak nereden geliyor sorularını soracağım. En sonunda da da bütün bu tartışmalardan bir sonuca varıp, edebiyat alanına ilişkin yapılabilecek ya da yapılmakta olan araştırmaların bir değerlendirilmesi, bir eleştirilmesi ile konuşmamı bitireceğim.

Ben bir felsefeciyim ve uzun yıllar bilim metodolojisi üzerine çalıştım. Söyleyeceğim şeyler benim öznel düşüncelerimdir. Bilim ve kültür ilişkisi konusunda kendi bakışımdan değerlendirdiğim düşüncelerdir. O yüzden felsefe böyle diyor diye felsefe adına konuşmam. Bunlar benim kendi özel felsefî yorumlarımdır. Elbette bunların gerekçelerini belki bu konuşmalarımın sınırları içerisinde değil ama gereğinde uzun uzun anlatabilirim.

Bizim kültürümüzde de, bütün bu yörede yaşayan halkların kültüründe de, bilim-kültür ilişkisi acaba böyle midir? Bilimden bir medet umma, bilimden aşırı bir beklenti var. “Bilim gelecek, cümle eksikler biter”, sözüyle dile getirilebilecek bir durum. Bilim diye bir büyülü güç var, neyse o. Ben ona ” bilimden kuş çıkarma” adını veriyorum. Bilim gelecek, kuş çıkacak. Bu kuş da bizim bütün kuşkularımızı giderecek. Bizim insanımız son zamanlarda nedense, felsefeyi tanıdıkça, felsefeden de böyle bir kuş çıkarma niyeti taşımaktadır. Onlara göre, geri kalmışlığımızın nedeni kesinlikle felsefe eksikliğidir. Bir felsefe okusaydık hayatımızda yaptığımız bütün bu yanlışlıkların hiçbirini yapmayacaktık. “Güzelim felsefeyi bir türlü öğrenemediğimiz için, başımıza bunlar geliyor” diye bir düşünce var. Bunun hiç felsefî olmadığını söylemeliyim. Öyle bir felsefe beklentisi ve öyle bir Mesih… “Felsefe gelecek, cümle eksikler biter”, bu Yunus’un sözüdür ama felsefe için söylenmemiştir, aşk için söylenmiştir. Aşk ve felsefe arasında bence çok fark yok belki. O yüzden ikisini birleştirebiliriz. Böyle bir felsefe beklentisi yanlış. Çünkü bu, belki bizim insanımızda olan, ilahi bir güce sığınmayla özdeşleştirilebilecek bir beklentidir. Felsefe öyle ilahi bir yanı olan bir şey değildir, salt insanidir. Hatta daha kötüsü şeytanidir. Dolayısıyla felsefeden öyle ilahi şeyler beklemenin çok da anlamlı olacağını sanmıyorum.

“Ah biz bir felsefe yapabilseydik edebiyat bilimimiz olacaktı. Edebiyat bilimimiz olduğu için de, edebiyat çalışan akademisyenler olarak daha saygın bilim insanları olacaktık.” Bu “scientism” düşüncesi epeydir batıda da var. Scientia est potentia denmiştir.(Bilim güçtür, kuvvettir.) “Bilim” diye iyi bir sihirli bir sözcük vardır ve akademisyenlerin bir çoğu da bu sözcüğün, arkasına sığınırlar. Kendi sosyal konumlarını yükseltmek için böyle yaparlar. Bu da felsefeden beklediğimizle bilimden beklediğimiz arasındaki inanılmaz paralelliği gösteren bir şey. Felsefeciler de bu modele uymuştur. Örneğin, ABD’de Avrupa’nın bir çok üniversitesinde, felsefeciler kendi geleneksel çalışma tarzlarından giderek uzaklaşmışlar ve o üniversitelerinin kendi yapılandırmaları içerisinde felsefeyi teknik bir alanla sınırlamışlardır. Felsefeci de, “nedense benim sözlerim gayri ciddi ve hiç bilimsel gibi gözükmüyor”, diye düşündüğü için, herkes gibi “bilimsel olmakla” kendine akademik hayatta bir yer bulma amacıyla, bilime aşırı öykünme yolunu seçebiliyor. Onun için Reichenbach gibi düşünürler öyle kitaplar yazmışlardır: “Bilimsel Felsefe” diye. Oradaki bilimsellik, katı positivist bakışla sınırlıdır. Oysa, örneğin, Almanca’daki “bilimsellik”, bir anlamıyla, biraz bizim anladığımızdan, pozitivist bilim anlayışından farklı olarak, ciddiyet demektir. Bilimsel çalışma demek, ciddi çalışmak demektir. (Bir uyanık eleştirmenim, eşsiz bir mantık dehası göstererek, “mizah da ciddidir o halde mizah bilimseldir” çıkarımıyla bu savımı çürütmeye çalıştı. Her ciddi olan bilimseldir” demedim. Her bilimsel adını verebileceğimiz etkinlik ciddidir” dedim. Galiba mantık da “ciddi” bir uğraş olsa gerek!) Ciddi çalışma, söylediklerinin hesabını verebilmek demektir. Söylediğinin gerekçelerini verebilmek demektir. Diğer arkadaşların aynı alanda söylediklerini sorgulayabilmek, eleştirebilmek demektir. Bu bir ciddiyettir ve isterseniz buna bilim de diyebiliriz. Ama bilimden başka bir şey bekliyorsak, ondan doğa bilimleri gibi bir bilim olmasını bekliyorsak, böyle bir şeyin olanağı yok. Doğa bilimleri gibi bir bilim anlayışıyla, edebiyata bakılamaz. Böyle bir bilimle bakılacaksa eğer, o zaman bu bilimin matematiksel bir dili olacak, kabul edilmiş ölçülerle ölçülüp biçilebilecek, ölçümleri yapılacak.. Örneğin ben, Nedim’in bu şiirini okudum ve bu şiirdeki edebiyat düzeyi 0.78 diye ölçebileceğim. ” Baki buna göre 0.92, demek ki edebi değeri Nedim’e göre daha üstün olmak gerekir” diyeceğiz. İşte böyle ölçütlerle, bilgisayar programları ile yapılan bir çalışma olacak, makineye vereceğiz; makine de bu şiirleri ölçecek. Bunlar 1970′lerden itibaren yapılmış şeylerdir. İçinizde belki bilgisayar programcıları varsa bir şiiri alıp, oradaki o şiirin bir anlamda matematiksel çözümlemesini yapabilir; size belli bir ölçü de verebilir. Ben gençliğimde bunu yaptım. Şiirlerin matematiksel çözümlemesini yaptım. Nedim’in şiirini alırsınız, oradaki kelimeleri sayarsınız, bu kelimeleri sınıflandırırsınız, işte aşka ait olanlar, tarihe ait olanlar, mekân adları, zamana ilişkin olanlar, daha başka sınıflamalar yaparsınız ve buradan sözcüklerin sayısını bulabildiğiniz gibi, frekansını, sıklığını bulabilirsiniz, ortalama alabilirsiniz. Bu tip matematiksel işlemler yapılabilir, yapılmaktadır ve bana sorarsanız bir anlamda yapılmalıdır.

Edebiyat bilimi diye bir şeyden söz ediyorsak, her şeyden önce buradaki bilimselliği bir tür ciddiyet olarak anlıyorsak, bu işin ciddiyetini, edebiyat yapıtının, matematikle ölçülebilecek bir yanını, bulup ölçülmekle gerçekleştirebiliriz, örneğin.. Matematiksel ya da formal bir yapısı varsa yapıtın, dil bilimleri yardımıyla ortaya çıkarılabilir. Şimdi yapay zeka programları vardır, enformatik çalışmaları vardır. Matematikçiler, dilbilmciler, edebiyat kuramcıları bu konularda müthiş kafa yoruyorlar. Yapıtın hesaplanabilecek, ölçülebilecek yanını elbette öğrenebiliriz. Bu yanıyla ilgili matematikselleştirme yapılabilir. Çıkarılan sonuçlar, elde edilen bulgular, her zaman işimize yarar mı, yaramaz mı? Onu bilmiyorum. Edebiyat yapıtının bir matematiği olduğu düşüncesine katılıyorum. Bu nereden geliyor? Kullandığı kelimelerden geliyor. Kelime sayılarını sayabilirsiniz, kelimeler arasındaki ilişkiyi kurabilirsiniz, kaç tane sıfat vardır, kaç tane zarf vardır, fiil vardır? Kaç kelime, hangi zamanda kullanılmıştır? Zamanlarını analiz edebilirsiniz. Pek çok analizi yapılabilir. Buradan da o şiir, o roman, o öykü hakkında, onun kelimeleri arasında, kelimelerin anlamları arasında sentaktik, semantik ilişkiler bulabilirsiniz. Hatta böyle üslûp analizleri de vardır. Örneğin, bizim alanda da, felsefede, bir eser Platon’un mudur değil midir diye sorulduğu zaman, oradaki dilin kullanımına bakarak, uzmanları Platon’a ait olup olmayacağını tahmin edebiliyor. Çok enteresan bir şey. Kullanılan kelimeler, zamanlar, cümle kalıpları, bir kelimenin bir yerde kullanılışının sıklığına bakarak bu tip çözümlemeler yapmak imkânı vardır.

Edebiyat dediğimiz zaman birkaç şeyi de ayırmak lâzım. Okuduğumuz romanlar, öyküler, şiirler var; buna da edebiyat denir. Ve ben bir okur olarak sadece bir romanı veya bir öyküyü, bir şiiri onlardan bir şey öğrenmek için, insana dair bir şey anlamak için veya keyif almak için okuyorum. Dolayısıyla edebiyatla ilişki bu anlamda bilimsel kaygılar taşımıyor. Ama edebiyat etkinliğini tanımak amacına yönelik bir çalışma içerisine girersem, yani salt keyif almanın, bir okur olmanın veya bir yazar olmanın ötesinde edebiyat dediğim insan faaliyetini tanıma, anlama, sistemleştirme, araştırma işine girersem, işte orda, belki “edebiyat bilimi”yle ilgili ilk adımı atmış olurum.

Bu araştırmada felsefenin söyleyebileceği çok şey var. Ama her şeyi felsefe söylemez. Felsefe diye böyle muhayyel, ne olduğu belirsiz, bir çeşit şahıslaştırma sonucu ortaya çıkabilecek, genel bir kavram pek açıklayıcı değil; felsefe diye bir kişinin varlığını ileri sürmek çok anlamlı değil. Felsefe ilk çıkışına baktığımız zaman, bir insan faaliyeti olarak 2500 sene önceki Yunan kültürüne baktığımızda, örneğin, bir araştırma ve sorgulama işiydi, bir meslek değildi. Felsefeyi hiç kimse 4 sene, 10 sene, 25 senedir onunla uğraşıyor diye kendi tekeli altına alamaz. Dolayısıyla edebiyatçılar olarak sizin kendinizi felsefeden uzak görmeniz de çok doğru değil. “Felsefe karar verecek” deniyor. Bu ne demek ? “Ben anlamam ne bileyim, işte felsefe diye bir şey var, bir mahkeme belki veya birkaç kişi veya ne olduğu belirsiz bir şey, o kendi kendine karar verecek” mi demek ? Sanki, “zamana bırakalım” gibi bir şey. “Bunun hakikatini zaman yargılayacak” gibi bir sav.. Böyle bir savın pek anlamı yok., bu bağlamda. Felsefe herkesin, her insanın başarabileceği bir şey. Belki her insanın, her sağlıklı normal insanın ilişki kurulabileceği, sözler söyleyebileceği bir alan. Çok insanî ve çok basit bir şey. Bunu çok fazla abartmanın, yukarılara çıkarmanın anlamı yoktur. Belki felsefeden bu kadar korkmamız, biz felsefecilerden kaynaklanıyor olabilir. Ben pek yapmaya çalışmıyorum ama, bu konuşmamda da yapıyor olabilirim. Havasından geçilmeyen tipler olabilir. Ağzını açtığı zaman anlaşılmaz laflar söyleyenler; onlar yüzünden “bu felsefe de müthiş bir şey herhalde, benimde aklım buna ermez” gibi düşünebilir insan; yanlıştır. Bu bakış felsefî değildir. Felsefeye böyle bir heyyula gibi bir şey olarak yaklaşmak, ondan korkmak, onu öcü gibi görmek, kendimizin erişemeyeceği bir mevkide görmek, çok yanlış bir şeydir ve yalnızca bizim kültüre de özgü olduğunu da sanmıyorum. Felsefe damarlarımızda dolaşıyor. Molière’e ait bir oyunda anlatılır ya; hay Allah demek ki bu kullandığım sıfatmış, bu isimmiş denir. Zaten felsefenin içindeyiz ve zaten ileri sürdüğümüz düşüncelerle bunu başarıyoruz. Dolayısıyla böyle üst bir makamın bize yardım edebileceğini ummak, çok doğru bir beklenti değildir. Bizi geciktirir, bizi engeller, bir mania teşkil eder önümüzde, dolayısıyla hayal gücümüzü de ve oradaki hürriyetimizi de, yeterince kullanamayız.

Kendimizi kısılmış, kıstırılmış hissederiz. Hiç iyi değil. Sağlıklı bir ruh hâli değil. yaratıcı olmak, cesur olmak isteyen insanlar için bu çeşit felsefe korkusunun yerinde bir korku olmadığını düşünüyorum. Siz gönlünüzden ne geliyorsa onu söyleyin. Ondan sonra dönüp üzerinde düşünebilirsiniz. Baştan, acaba bu söylediğim yanlış mı gibi bir kuşku hepimizde vardır. “Ya şimdi söyleyeceğim ama zaten herkesin bildiği bir şeydir”, veya “söyleyeceğim aptalca bir şey olacak, en iyisi susayım” gibi bir beklenti, bizim elimizi kolumuzu bağlıyor. Olağan ki bunun aşırı ucu da, aklına gelen her şeyi söyleyip, çok müthiş bir şey söylediğini sanmak. O da büyük tehlike ama, öbür türlü pısırıklık da daha kötü bir şey.

Bir etkinliğin, bir araştırma alanının bilim olabilmesi için bence, bu konuşma çerçevesinde, üç temel ölçütün olması gerektiğini düşünüyorum.

Birincisi; araştırma alanının, ele alınan konunun, bilim yapılmaya uygun olması için o alanın belirlenmiş, bilimsel ölçütlere göre sınırının çizilmiş olması gerekir. Edebiyat bilimi deyince, şu sorular aklıma geliyor, örneğin: Edebiyat biliminin konusu ne olacak? Bu alanı kavramlaştırabiliyor muyum? Bu alanda, örneğin, doğa bilimlerini özeniyorsam, ölçmeler yapabilir miyim? Onu tanımlayabilir miyim? Bu alan bilim olarak ele alınabilecek bir alan mıdır? Sınırları nedir? Nerede çalışırsam edebiyat içinde kalırım, nerede konuşursam edebiyat dışındayım ? Örneğin, ne zaman sosyoloji yapmaktayım, tarih yapmaktayım, edebiyat bilim diye ? Edebiyat çalışması diye yaptığım bir çalışma, acaba bir sosyoloji çalışması mıdır? Bir felsefe çalışması mıdır? Edebiyatın kendine özgü bir alanı var mıdır? Kendine özgülüğünü düşünürken, bu alanın salt edebiyat alanı olarak belirlenmesinde neyi göz önüne almam lâzım? Doğa bilimlerinin çıkışında da bu vardır. Unutmayalım ki, Galileo serbest düşme yasasını yazdığı zaman sadece zaman ve yükseklikle ilişki kuruyordu. Diğer bütün etkenleri ki, düşme hadisesinde milyarlarca etken vardır, hepsini yok saymıştır. Bilimsel çalışma, soyutlamalarla başlıyor. Her şeyi göz önüne almaya kalktığınız zaman, orada bilimsel titizlik, bilimsel incelik giderek zorlaşıyor. İster istemez bir yalıtılma hadisesi söz konusudur.

İkincisi; bir yöntem belirlemeniz gerekir. Alanı belirledikten sonra, O alan üzerinde, nasıl çalışırsam bilimsel olur? Sorusuyla yürümek gerekir. Bu yöntem, bir çoğunuzun sandığı gibi, önceden verilmiş algoritmik kurallardan oluşmaz yalnızca. Aşağıdakiler yapıldığında çalışma bilimsel olur. İki nokta üst üste. Bir, iki, üç. Böyle bir şey olamaz.

Yöntem, iş başında geliştirilecek bir şeydir. Önceden belirlenmiş kurallarla yürüme, o kurallara körü körüne inanma değildir. Yöntem, konuyla sıkı ilişki içerisinde doğabilecek bir şeydir ve konunun dışında, “üstünde” olan bir şey değildir. Bu doğa bilimlerinde de böyledir. Edebiyat bilimi gibi bir alanda çalışırken, böylesine zamandan, mekândan, alandan münezzeh, koparılmış bir yöntem, evrensel bir yöntem; nereye, ne zaman, nerede olursa olsun uygulayacağım ve çalışacağım yöntem, bir düştür. Böyle bir yöntem olacak, o yöntemin uygulanması evrensel olacak. Her yere uygulayabileceğim. Sanki bir maymuncuk, her kapıyı açabilecek! Eğer böyle bir yöntem bulursam, o zaman edebiyat araştırmam bilimsel olur diye düşünülüyor. Böyle bir yöntemin bulunamayacağı görüşündeyim. Siz böyle bir yöntemi bulduğunuzu söyleyebilirsiniz, olağan ki, böyle bir iddiada bulunabilirsiniz, ama ben de her zaman bunun tersini iddia edebilirim. Sizin savınızı çürütebilirim. Ben farklı bir yöntemi uygulama özgürlüğüne sahibim. Siz kendi yönteminizi bana, “evrensl” etiketiyle dayatmaya çalışabilirsiniz. Örneğin, Nedim’i inceliyorsanız, Nedim’in şiirleri ancak böyle incelenebilir, farklı bakan bilimsel bakmamıştır; gibi bir savla gelirsiniz ki, bunun bilimsellikle ilgisi yoktur. Bu sizin kendi yönteminizdir. Gerekçelerini verebilirsiniz. Ben de benzeri ve aynı ağırlıkta başka gerekçelerle farklı bir yöntemle gelebilirim.. Talat Sait Halman’ın dediği gibi, aklın yolu bindir. Yöntemde de böyle:Yöntem yolu bindir. Bir yöntem tekeli kurmak, bu yöntemin dışındaki bütün çalışmaları gayri ciddî veya gayri ilmî saymak doğru değildir. Yöntemi uygulamasıyla birlikte ele aldığınızda yöntem yöntem olur. Yöntem, bağlam bağımlıdır. Ve iş başında geliştirilen bir şeydir. Önceden elimizde olan aletler değildir.

Üçüncüsü “paradigma” kavramını göz önüne alma gerekliliğidir. “Paradigma” çok önemli bir kavramdır; Anglo amerikan bilim felsefesine altmışlardan sonra gelen, tartışmalar yaratmış bir kavaram. Çalışma alanımızın doğa bilimleri anlamında bilimselliğinin göz önüne alınabilmesi için, bir paradigmasının olabilmesi gerek.. Aynı alanda çalışan arkadaşların arasında bir dayanışmanın, bir ölçüde de ortak yargıların, kabullerin olması lâzım. Yoksa orada, oradaki araştırmaların değerlendirilmesinde, her kafadan bir ses çıkarsa, o çalışmaların, değerlendirmelerin ciddiyetinden, elbette ki, “bilimselliğinden” şüphe edilir. Demek ki o konuda çalışan akademisyenlerin ortaklaşa sorunlarından kaynaklanan uzlaşma noktaları olması lazım. O uzlaşmalar olsun ki, araştırma toplulukları, gelenekleri ortaya çıksın. Bu ortak dil anlamına da geliyor. Paradigmanın sosyolojik tarihsel boyutları olduğu gibi, dilsel, dilbilimsel boyutları da vardır. Paradigmayı oluşturan toplulukların aralarında ihtilaf olsa da, bir ölçüde, iletişim kurabilecekleri ortak dile de ihtiyaçları vardır. Doğa bilimlerindeki başarının nedenlerinden biri de budur. Matematik kullanılıyor; matematik dili pürüzsüz bir dil, çok iyi tanımlanmış bir dil. Dolayısıyla büyük problemler çıkmıyor. Oysa, bizim gibi, insanı inceleyen alanlarda, özellikle edebiyat örneğinde, büyük problemler oluşabiliyor, ortak dille ilgili.

Bu ölçütleri verdikten sonra, edebiyatın bu ölçütlere uyup uymayacağı sorununa gelince, işler karışıyor. Kısaca, edebiyat bilimi diye bir çalışma alanı olacaksa, ki olsun isterim; ama “bilim” sözü beni rahatsız ediyor. Çünkü orada sanki bir tekelcilik kurulmak isteniyormuş gibi bir izlenim ediniyorum. Dolayısıyla, edebiyat alanında akademik çalışmalar sözü, çoğul olarak kullanıldığı için daha anlamlıdır. Feyerabend gibi düşünürler bize gösterdi ki, “bilim” sözü kötü anlamlarda kullanılabiliyor. Örneğin ben, karşı tarafa baskı yapmak için, bilimi kullanabiliyorum. “Senin yaptığın bilimsel değildir; benimki bilimseldir” diyebiliyorum, ideolojik olarak düşman olduğum birine. Öyleyse, kendi ölçütümüzün bilimsel olduğunu, kendi görüşümüzün bilimsellik taşıdığını söyleyip, karşı tarafa bunu dayatmaya çalışmak tehlikeli olabilir. Bu yüzden “bilim” gibi bir sözü kullanmamakta yarar olacağını, olması gerektiğini düşünüyorum.Diğer yandan, “ilim” güzel bir sözdür. İlim diyebiliriz; çünkü ilim dediğimiz zaman, içinde, edebiyatın “edeb” yanı vardır.Kültürel, tinsel bir boyut belirgin olur. Öte yandan, Edebiyatın edeb yanı, edebiyat araştırmaları için bir engel de olabilir. Sırf hocasından öğrendiği, çok iyi de temellendiremediği, çağının bilimiyle ilişkiler kuramadığı bir takım yorumlamalar ve çalışmalara, belki de bir anlamıyla “edep” gereği, edebiyat araştırmaları diyebilir bir edebiyat çalışmacısı. Edebiyat araştırmaları yapacaksak, onların bilim olmasındaki sorunları anlatırken üç nokta çıkıyor. Bu üç nokta üzerinde düşünmeliyiz:

1- Ciddi edebiyat çalışmalarının kaderi bir şekilde doğa bilimleri de dahil olmak üzere özellikle sosyal bilimlerin kaderine çok bağlıdır. Sosyal bilimler dediğimiz, insana ilişkin, topluma ilişkin, kültüre ilişkin bilimler ne kadar bilim olabiliyorsa, edebiyat bilimi de ancak o kadar bilim olabilir. Ayrıcalığı onlardan çok fazla olamaz. Hatta, biraz sonra söyleyeceğim ikinci, üçüncü sebeplerden dolayı daha kötü durumda da olabilir.

2- Edebiyat bir beğeni gerektirir, bir değerlendirme işidir. Salt bir saptama işi değil. Ben bir fizikçi olarak ayın hareketini, gezegenlerin hareketini duygularımı hiç işe karıştırmadan tespit edebilirim. Oysa, edebiyat yapıtına soğuk bakamam. Nedim’i sevmiyorsam ve Nedim üzerinde bir araştırma yapıyorsam, sıkıntılarla, zorlamalarla yürür bu araştırma. Bir memur gibi çalışabilirim ancak. Memurluğum soğukluğuma yol açabilir. Tarafsızlığıma değil. Taraf tutmayı bu duygusal yük altında engellemem zor. Değerler işin içine giriyor. Hatta beğeni, zevk problemi işin içine giriyor. Ben bir edebiyat araştırıcısı olarak, beğenisi olmayan biri mi olmak zorundayım ? Bir edebiyat araştırmacısı olarak, bütün psikolojik heyecanlarımı, coşkularımı, tutkularımı, komplekslerim de dahil olmak üzere, hepsini yok sayıp, “ben objektif bilim adamıyım ve şimdi soğuk bir şekilde bu işi inceleyeceğim” diyebilir miyim ? Böyle incelenir mi edebiyat? Elbette duygularımla inceleyeceğim, elbette yargılayacağım. Beğeniyle gelmek de çok önemli bir şeydir. Özellikle edebiyat eleştirisi alanında bu çok anlaşılmamış bir şeydir.

Bizde nesnellik, nesnel olma, coğu zaman, hiç suya sabuna dokunmamak olarak anlaşılır. Örneğin, şair 82 sözcükle şiirini yazmıştır, şiir 7 dizeden ibarettir, ölçüsü mefâîlün mefâilün failün deyince bilimsel oluyorum, duygularımı hiç işin içine katmamış oluyorum. Ee, peki, ne söylüyorum? Hiç ufkumu açmıyor bu saptamalar. Sözcük sayısından, ölçüsünden ben şiirin anlam yüküne dair ne söylemiş oluyorum ki ? Elbette duygularımı katacağım, elbette okuyan “Nedim’i hiç böyle görmemiştik, hiç böyle anlamamıştık” diyebilecek. İşte biraz “edebiyat bilimi” bu. Çünkü yeni ufuklar açıyorum. Nedim’in şiiri, orada şimdiye kadar görülmediği bir şekilde görülüyor. Daha ne olsun istiyoruz? Benim Nedim şiirinin hayatımızdaki yerini, anlamını gösterebilmem, araştırmacı yahut eleştirmen olarak Nedim şiirini bu şekilde anlatabilmem, genç insanların Nedim’in şiirini böyle algılayabilmelerine yardımcı olabilmem, ne güzel bir katkıdır. Bilimsel olsa ne olur; olmasa ne ? Akademisyenin de bunu böyle yapması lazım.

Biz öznellikten korkuyoruz. Çünkü öznelliği palavra sanıyoruz, laubalilik sanıyoruz. Öznel olma denen evrensel sorumluluğu anlayamıyoruz. Öznel olabilme insanlığa karşı en büyük sorumluluklarımızdan biridir.Öznel olma, kendi dünyasıyla dünyaya bakabilme demektir ki, yaratıcılık ister insandan. Öznellik çok ciddi bir iştir. Öznellik gerçekten öznel olabilen, kendine özgü bakışı olabilen, insanların başarabileceği bir şeydir. Herkes öznel olamaz. Öyle bir kendinize özgü, öylesine etraftaki bakışlardan arınmış, öylesine bir özerk, özgür bakışınız vardır ki, okuyucularınızın, o metni anlamaya çalışanların ufku açılabilir. Onların bakış açısını genişletip, zenginleştirebilirsiniz. Onların yaşamına farklı şeyler katabilirsiniz. Bunu hiç de dilbilimi kuramlarına dayandırmayabilirsiniz. Şimdiye kadar edebiyat otoritelerinin söylediklerine aldırmıyor olabilirsiniz. Böyle ufuk açabiliyorsanız ve o şiire de farklı anlam katmanları içinde, farklı anlam açılımları, farklı yorumlar getirebiliyorsanız, işte siz bir edebiyat araştırmacısı olarak gerçekten çalıştığınız alana katkıda bulunmuş biri olursunuz. Bu çalışmanız alışılagelen bilim anlayışıyla hiç de ilgili olmayabilir. Hatta bu ikinci yolun daha da zor olduğunu düşünmekteyim. Çünkü öbür türlüsü alışılagelmiş algoritmik yollarla bir şiiri inceleme teknikleri dediğimiz teknikleri belki körü körüne öğrenip gitmekle yapılabilecek bir şeydir ve sonunda hiçbir şey söylemeyen, yorumlar çıkarbilir ortaya.

Edebiyatın bilim olup olmaması: 1-Sosyal bilimlerin “bilimsellik durumuna” bağlıdır. 2-Onun yazgısı iki değerle çok yakından ilgilidir: Değerlendirmelerle, zevkle. Bir akademisyenin edebiyat zevki çok düşükse, bu adamın uyduruk bir şair üzerine, “bilimsellik örtüsü altında inceleme yapmasının ne anlamı var ? Bilimsel çalışanın edebiyat zevkinin olması gerekir. Bilimsellik zevk yoksunluğu anlamına gelmemeli. Edebiyat araştırmacılarının, edebiyat akademisyenlerinin zevk düzeylerinin yüksek olması, ince zevkli olması, şiirden anlaması gerekir. Edebiyat bilimini edebiyatı sevdirmek için yapıyoruz. Edebiyatı okuyanların ufkunu açmak için, edebiyatı yaşatmak için, edebiyatın hayatımızdaki anlamını göstermek için.

3- Edebiyat yapıtları kültüre ve dile bağımlıdır. İngiliz kültürünü ve yaşamını bilmiyorsanız bir edebiyat bilimci olarak İngilizce yazılmış bir metni inceleyemezsiniz. İngilizce bilseniz bile inceleyemezsiniz. Çünkü o kültürü bilmeniz gerekiyor. Dil bilmek sadece sözlük anlamlarını bilmek anlamında değil. Edebiyat bilimi yapabilmenin temel zorluğu, bu kültürün içindeki insan evrenselliğini anlayıp, temellendirmede yatıyor.

Sonuç olarak, ne yapılabilir?

1- Bir edebiyat yapıtının fiziksel yapısı vardır. Fiziksel yapı dendiğinde, bir kağıt üzerine mürekkep lekeleriyle yazılmış yapıtın özelliklerini içeren yapıyı anlıyoruz. Bu özellikleri gözümüzle görebiliriz. Kelime sayısı vardır. Fiziksel yapıyla ilgili bir “bilim”, bilgisayar mühendisliğinin, enformatiğin sunduğu ne varsa bunlardan yararlanılarak oluşturulabilir. Edebiyat araştırmalarında bunu yapmak gerekir. Bir edebiyat fiziği oluşturmak, bu fiziğn ortaya koyduğu sonuçların analizi üstüne kafa yormak gerekir.

2- Bu analizlerin yorumu yapılabilir. Edebiyat fiziği çalışmalarıyla ortaya çıkan anlam tabakası, semantik tabaka, incelenebilir.

3-Üçüncüsü olarak, bu çalışmaların ardından, metafizik tabaka ele alınır. Anlam ve fiziksel yapıyı yorumlamayla beslsnen edebiyat metafiziği araştırmaları yapılır. İnsan nasıl bir insandır, ele alınan yapıtta ? Örneğin şiirse veya romansa çalışma nesnemiz, o romanda bu sözcüklerle anlatılan ve anlamları bu olan sözcüklerin ifade ettiği insan hayatı, nasıl bir hayattır? Oradaki dünyanın, ontolojik, epistemolojik, etik, estetik boyutları incelenir.

Bir başka nokta var. Bütün bunları yapan edebiyat araştırıcısı olarak benim de bir konumum var.Bir cinsiyetim var, örneğin. Kadın olsam belki başka okuyacağım, erkek olsam başka. Cinsel tercihlerim olabilir, ideolojik görüşlerim olabilir, dünya görüşüm olabilir. Dolayısıyla bir edebiyat araştırıcısının ciddiyeti, namusu şurda belli olur: Dünya görüşünü fark edebildiği oranda açık açık söylemelidir. Kendini farklı gösterme doğru değildir. Okuyan da bunu bilecektir. Okuyucu bunu kabul ederse ben ona hitap ederim; yoksa, beni kabul eden bir başka kesime hitap ederim. Bu bakımdan çoğulculuk önemlidir.Okur kendi edebiyat araştırıcısını seçebilmelidir.

Önemli olan nokta şu: Edebiyat yapıtına öyle bir duruşla duracağız ki araştırmacı olarak; edebiyat yapıtı bize kendini açacak. Halbuki genellikle nasıl duruluyor? Edebiyat yapıtı cendere altına alınıyor. Edebiyat yapıtını bir kalıba sokmaya çalışıyoruz. Edebiyat yapıtını kafamdaki şablona, şekillere uydurmaya çalışıyorum, ki buna da bilimsellik diyebilirsiniz. Çünkü Jakobsen’i okumuşsunuzdur, Derrida’yı okumuşsunuzudur, o kalıpları uygulamaya çalışırsınız. Yapıt ezilir yok olur bu kalıplar altında. Edebiyat araştırmalarında yaratıcı duruş, öyle bir duruştur ki, orada edebiyat eseri kendini ortaya koyar.

 

 

                                                              Ahmet İnam

 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Düşüncenin şiiri – Edip Cansever

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

POETİK YAZILAR / Düşüncenin şiiri – Edip Cansever

 

 

Valéry şiirin fikirlerle yapılamayacağını savunur. “Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır” sözü de oldukça ün kazanmıştır. John Ciardi’nin de bir sözü varmış, yeni öğrendim : “Şiir fikirlerden söz açmaz, onları bir aktör gibi temsil eder,” diyor. Ben bu yargılardan şunu çıkarıyorum : Demek oluyor ki şair, en önce bir özümleyici; kendinde var olan bir şiir ortamına, ya da bir şair duygusallığına bazı düşünceler katmadan edemiyor; onlarsız yürütemiyor şiirini. Ayrıca, önce edindiği, sonra da şiirine ulaştırdığı bu düşünceler yok mu, onları gizleyip belli belirsiz bir hale getirmeyi de ustalık sayıyor. Okuyucuya gelince, onun durumu başka : O şairin düşüncelerinden çok, bu düşünceleri saklayan duygularla oyalanıyor. Şiir diye yüzeyde kalan bir görünüşü benimsiyor. Böylece duygulandırma dediğimiz, şiirin herhangi bir niteliği değil de, şartı olup çıkıyor.

Burada şöyle bir soru geliyor insanın aklına : İyi ama şair için düşünce bu kadar gerekliyse onu duygular haline getirmenin, daha doğrusu düşünceyi duygularla sindirmenin ne gereği var? Şair böylesi bir davranışla neyi savunmuş oluyor? Şiiri mi yoksa bir başka şiir türünü mü? Yani düşünceyi bunca gizlemek, şiir yazmanın ilkelerinden mi? Ya da şair ister istemez alışkanlıklarını mı sürdürüyor; belli bir şiir geleneğinin tutsağı olmaktan kurtulamıyor mu?

Bu soruları öyle bir iki cümleyle yanıtlamak kolay değil. Değil ya, gene de bir çıkar yol bulmak elimizde. O da şu : düşünceyi örtmek alışkanlığı yerine, onu açığa çıkarıp, şiirsel mutluluğa bu yoldan varmayı denemek. Yani düpedüz “düşüncenin şiiri” ni bulmak, onu yaratmak…

Bakıyoruz da, şiir ilkin düşünmekle başlıyor. Hatta şiir denen olayı, ancak bazı düşünce yöntemlerinin yardımıyla ortaya çıkarabiliyoruz. Üstelik bilimin, felsefenin sanatla bunca kaynaştığı günümüzde, düşünceyi eski bir şiir alışkanlığıyla örtmek elimizden gelmiyor. Yani “düşüncenin şiiri” önce bir zorunluluğun şiiri oluyor.

Bana kalırsa şair de başka türlü davranmak istemiyor zaten. O da asıl düşüncelerini söylemeye , bildirisini ulaştırmaya çalışıyor. Ne var ki, bunu yapamadığı, ya da yapmak istemediği zamanlarda , bazı kuramlar çıkararak, işini hem güzel, hem de yüce göstermenin yolunu buluyor.

“Düşüncenin şiiri” deyimi, önce düşünürlüğü, yani şairi bir düşünür olarak bellemek gerektiğini çağrıştırıyor. Ama bunu özcülükle karıştırmamak gerekir. Çünkü her biçimli söz, aynı zamanda bir özü de kapsayabilir. Oysa düşünü şiiri, özcü dediğimiz şiiri de kapsayabilecek bir bütünlüğün, bir güçlülüğün şiiridir.

Divan edebiyatından bu yana özcü diyebileceğimiz birkaç şaire rastlıyoruz. Ne var ki onları yapıtlarıyla değil de, tutumlarından ötürü değerlendirebiliyoruz. Örneğin Tevfik Fikret, Namık Kemal gibi şairler, daha çok devrimci, gönülleri toplumsal savaşlara yatkın kişilerdir. Yapıtlarını toplumsal düzensizliklere çevirmişler, şiirlerini bu uğurda bir araç olarak kullanmışlardır. Hatta kişilikleriyle, serüvenleriyle çağdaş Türkiye’ de birer “myte” olarak anılagelmektedirler. Özcülüğün bir akım olarak belirmesine gelince, bunu da Orhan Veli – Melih Cevdet – Oktay Rifat öncesinin şiirinde aramamız gerekir. İşte o süre içinde yazılan şiirler, özcü davranışın en bilinçli, en etkin şiirleri olmuştur. Etkin diyorum, çünkü bu başlangıç Orhan Veli ve arkadaşlarının şiirinden ayrı bir çizgide süregelmiştir. Ama aynı özleri savunmak isteyen şairler, bu özleri belirleyen kelimeleri, deyimleri etkisiz birer simge haline getirmekte yarışmışlardır sanki. Orhan Veli bile – daha çok son şiirlerinde – bu akımdan payına düşeni almak istemiştir. Ne var ki yazdığı şiirlerde bir evrim değil de, alınmış bir karar egemen olmuştur. Giderek şunu da söyleyebiliriz : politik kaygılar, ama salt bu kaygılar yeni şiirin ustalarını sınırlamış bir bakıma iğdişlemiştir. Çünkü onlar özcülüğü bir aşama değil, amaç olarak bellemişlerdir. Böylece tek yanlı olmaktan kurtulamamışlar; yani politik anlayışlarını da kavrayacak bir bütünlüğe erişememişlerdir.

İşte bu birkaç davranışın dışındaki şiirimizse biçimciliğin, ya da aşırı biçimciliğin şiiri olmuştur. Kişilikler bile biçim değişimlerinin kişilikleridir. İşte ne Ahmet Muhip’ e bakarak Cahit Sıtkı’yı yadırgayabiliyoruz., ne de Cahit Sıtkı’yı okuduktan sonra bir Sabahattin Kudret’i, Necati Cumalı’yı…Nedim’le Şeyh Galip’i, Yunus Emre’yle Karacaoğlan’ı bile hep böyle düşünmek gerekir. Bugün bile ilk kitaplarını yayımlamış bulunan Kemal Özer’ in, Ece Ayhan’ ın kendinden öncekilerle bir çatışmaları olduğu söylenemez. Bütün bu ufak tefek ayrımlar, bir biçim ayrımından, dolayısıyla kısa bir öz başkalığından öte nedir ki?..Yurdumuzda düşünürlüğünden ötürü kişilik yapmış; biçim anlayışını, duygu fazlalığını bu yolda harcamış şair var mıdır, bilemiyorum.

Şimdilerde şiirde yenilik sevinci, ya da yenili sözünün bunca edilir olması bütün bu sorunları batırıyor. Kendi dünyalarımızı, kendi alışkanlıklarımızı kınayamıyoruz. Üstelik bu alışkanlıklar da, şiir geleneğimizden doğan alışkanlıklar. Yani bir sürü biçim formülleri, sonra da bu biçimlerden elde ettiğimiz yeni biçimler…Ionesco, bunu sahneye uygulayarak şöyle diyor : “Sahneye söz koymak…” Yani söze yüklenen duygular, düşünceler bir yana; sözü, sahne içinde nonfigüratif biçimler haline getirme çabası…Günümüz şiirini de bir sürü öğelerden soyarak, “sözlerle yeni biçimler kurmak” diye tanımlayabilir miyiz, bilmem. Tanımlasak da, böylesi bir kahramanlığa, sonu “çıkmaz yol” olan bu uğraşa kaç sanatçının gönlü yatar acaba? Ama biz ne dersek diyelim, şiirimizde bir aşırı biçimcilik dönemi başlamıştır. Sebepleri ne olursa olsun, bu gerçeği görmemezlikten gelemeyiz. Ne var ki, nu arada, belli belirsiz kıpırdanmalar da yok değil. Son günlerde “Değişik kişilikler” deyimlerinin söz konusu olması da bunu anlatıyor. Çünkü değişik şiir alanları, ancak değişik düşüncelerle, düşünme yöntemleriyle kurulur. Bu da bir düşünü şiirine geçme eğilimini gösterdiği gibi, “sözlerle biçimler koyma” nın bir iki şairden fazlasını kaldıramadığını da tanıtlar. Ben ayrıca duygudan, biçimden düşünce adına yararlanmayı, kendi gerçeklerimize de uygun buluyorum. Hatta şunu da söyleyebilirim : Batının şiir dünyasında yeri olan, ya da Batı şiirine etkin bir Türk şiiri yaratmak istiyorsak seçeceğimiz yol bu olmalıdır. Orhan Veli ve arkadaşları “halkın şiir zevkini” bulmaya yöneldiler başardılar da. Bize gelince, bütün bu davranışları kapsayabilecek bir anlayışla yazmamız gerekiyor. Galiba “zor şiir” dediğimiz de bundan başkası değil.

“Batının şiir dünyasında yeri olan şiir” derken, şimdilik sadece Batıya özendiğimizi söylemek istiyorum. Oysa onların gerçekleri bambaşka. Şiirleri de çeşitlilik ve değerlilik bakımından yüklü. Salt toplumsal kaygılarla yazan şairleri bile, çeşitli görüşleri savunup tartışıyorlar. İşte bu çeşitlilik içindeki her davranış da toplum katında bir anlam kazanıyor. Örneğin “Gerçeküstücüler”in çıkışı, toplumsal yasaklara, baskılara bir başkaldırma olarak değerlendirilmedi miydi? Gene İkinci Dünya Savaşı’nda aşk şiirlerine düşen Fransız şairleri yanında; emperyalizme, insan haklarının çiğnenmesine kafa tutan şairler de yok muydu? Ama bu iki davranışın da tek bir simgesi vardı denilebilir: Dayatmak!..Biri aşkla, öteki kavgayla… Bize gelince , şiirimizi sarmış bulunan “aşırı biçimcilik” sadece” sadece Batıya öykünme diye yorumlanabilir. Hele son günlerde dergilerimizi kaplayan şiirler Batıyı iyi bilen bir avuç aydını bile doyurmaktan uzaktır. Batı şairlerinin tutumları, yöntemleri elbette önemlidir; ama sadece önemli… Rus şiirinin ekininin, önderlerinden olan Puşkin bile, Batıda, öteki Rus yazarlarından daha az sevilmiş, daha az yadırganmıştır. Çünkü Rusya’da, Puşkin kadar Batı zenginliğinden yararlanan bir yazar daha gösterilemez. Oysa bu yazar edindikleri, kendi toplumunun gerçekleriyle bağdaştırmasını da bilmiştir. Bizimse böyle bir sorunumuz yok! Melih Cevdet’in de bir yazısında belirttiği gibi,şiirimiz, Doğunun etkisinden kurtulmuş, bu kez de Batı şiirine sığınmıştır. Hem de nasıl; Batının şiir anlayışına vardıktan sonra,bundan kendi gerçeklerimize uygun bir sonuç çıkararak değil de, doğrudan doğruya bir şiir ithaline girişmekle…

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum : Evet, şiir biçimdir; değişik biçimler yaratma sanatıdır. Ama ben, şimdilik buna inanmak istemiyorum.

 

                                                           Edip Cansever

                                                (Yeditepe, 16 Temmuz 1959

 
 

 

 

www.turkedebiyat.net

 

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Edebiyatını yitirmiş Edebiyat – Ahmet İnam

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

POETİK YAZILAR / Edebiyatını yitirmiş Edebiyat – Ahmet İnam

 

 

Edebiyâtın çağdaş dünyadaki, ülkemizdeki genel durumunun değerlendirmesi, içinde büyük zorluklar taşıyan bir çaba. Edebiyât, içinde şiirden günlüğe dek zengin bir çeşitlilik içeren, yoğun bir geçmiş mirasıyla yüklü bir kavram. Ortaya çıktığı dilin, kültürün olanca derinliğini, gizemini barındırıyor bağrında. Üstelik, kültürün, sanat, bilim, düşünce gibi alanlarıyla yoğun ilgisi, ekonomik, toplumsal, siyasal, ahlâk yaşamıyla olan karmaşık bağları, edebiyâtın değerlendirilmesinde göz önüne alınması gerekli noktaların çokluğunu gösterdiği, bu çokluğun ve karmaşıklığın sağlıklı değerlendirme çabalarında zorlukları yarattığı açık.

Bu çalışma, edebiyât ürünlerinin nasıl olması gerektiği üstünde değil de, edebiyâtın değerlendirilmesi, edebiyâtın yaşanması ile ilgili çağımız insanının içine düştüğü durumun ele alınması üstünde duruyor. Edebiyâtı yaşayışımızdaki sorun nedir? Temel sorum bu. Edebiyâtın yaşanması, yaşantılanması (tecrübe edilmesi, anlaşılması, yorumlanması…), edebiyâtın yaşamımızdaki yeriyle ilgili sıkıntılarımızın olduğunu düşünüyorum.

Belki de bu sıkıntı, yaşayışımızın kendisinden gelen bir sıkıntıdır. Çağdaş kültürün sıkıştığı dar alanlar, yaşadığı sorunlar yalnızca edebiyâttan ibâret değil ki! Bilimde, sanatın değişik dallarında, felsefede sıkıntılar yok mu? Her çağda yok muydu? Çağımızda, özellikle ülkemizde, edebiyât sıkıntısının, edebiyâta özgü sorunların kaynağı nedir? Sorun bu gezegendeki yaşananın anlamlandırılması sorunudur. Edebiyâtta, edebiyâtla, görülen insanın anlamı sorunudur. Yeni bir yüzyılın başında yaşamakta olduğumuz yaşamın, edebiyât yorumlarından görülen derin anlam dertleridir. Yaşadığımız hayatın anlamından gelen, kültürün diğer alanlarında farklı biçimlerinde kendini ortaya çıkaran dert, edebiyâtın yorum alanında kendini nasıl gösteriyor? Anlam sorunu bu yazının doğrudan konusu değilse de, insanın yaşamına anlam vermekte hep zorlukları olan bir varlık olduğunu söylemeliyim yalnızca; çağımın edebiyâtıyla ilgili nicedir duyduğum sıkıntının köklerinde yaşayışımızdaki anlam yoksulluğu duruyor.

EDEBİYÂTIN EDEBİYÂTLIĞI

Nedir edebiyât? Nasıl oluştu? Kültürün neresinde duruyordu? Farklı kültürlerde, tarih boyunca aynı kültürde, edebiyâtın yeri ne olmuştur? Bu soruların yanıtları için yazılmış yazıların, kitapların anlamı nedir, peki? Ne söyler edebiyât bana? Hayatımda yeri nedir? Ne olmalı? Sıradan bir edebiyât okuru olarak ne verir edebiyât bana? Edebiyâtla ilişkim nedir? Ne bulurum edebiyâtta? Neden okurum? Neden yazarım? Benimle ilişkisi bir yana, nedir içinden çıktığı kültürle, toplumla, ekonomik düzenle, siyasal yapıyla ilgisi edebiyâtın? Nedir sebeb-i hikmeti edebiyâtın? Ne arar hayatımızda? Olmasa nasıl olurdu hayatımız? İnsan, edebiyât yapan hayvan mıdır? Dili nasıl kullanırsak edebiyât olur? Dil, edebiyâta nasıl olanak sağlar? İnsan ruhuyla ne ilgisi var, dilin ve edebiyâtın? Edebiyât sıkıntısı, üstüme böyle sorularla geliyor. “Nedir şu edebiyât denilen ?” diyorum kendi kendime. Yıllardır içinde yaşadığım, ürünler verdiğim, vermekte olduğum alana bunca yabancılaşmamın ardında ne var? Sanki edebiyât üstüne ilk kez düşünüyormuşum gibi geliyor bana. Başımı ağrıttığını, canımı sıktığını görüyorum.

Söz. Edebiyât bu mu? Logos’un dille estetik alanında kendini göstermesi? Sözlerden ibaret değil edebiyât. Sözle görünüyor, sözle gösteriyor kendini. Alışılagelen çağrışımlardan ürktüğüm için Logos ve Kelâmla anlamaya çalışıyorum edebiyâtı. (Elbette böyle de anlaşılabilir. Ben o yolu seçmiyorum!) Nasıl ortaya çıktığı, içinde yer aldığı kültürlerde nasıl bir işlevi olduğu sorusundan yola çıkarak arıyorum yanıtı.

Edebiyât, insanın kendindeki sonsuzluğu aramasının gerçekleştirmeye çabalamasının yollarından biri. Edebiyât, deyim yerindeyse bir ebedîliğin yolculuğu, bir ebedîyât. Sonsuzluğun ardındaki insan, bunu dinle, sanatla, bilimle, felsefeyle, düşüncenin kıvılcımları ardından koşmaya, yürümeye çalışarak başarmayı umuyor. Ebedîyât tarihi, edebiyât tarihinden daha eski insanın. Ebedîliğini arıyor, bilinç taşıyalı, dil kullanalı, kavramlarla düşüneli beri. Geceleri gökyüzüne attığı çığlıklarla, mağara duvarlarına işlediği resimlerle sonsuzluğu aradı. İnsan sonlu, bitimli, fâni bir varlık. Sonlu-sonsuz bir varlık. Sonluluğunun içinde aradığı sonsuzlukla. Konuştuğu dilin sağladığı olanaklarla da bu sonsuzluğa tutunmaya, bu sonsuz seyire, yolculuğa çıkmaya çabalıyor. Ebediyâtını, edebiyâtla gerçekleştirmeye uğraşıyor. Öyleyse, edebiyâtın edebiyâtlığında, iki olmazsa olmaz temel öğe var. 1. Sonsuzluk 2. Dil. Nasıl bir dil? Sonsuzluğu taşıyabilen, taşımaya hazırlanmış bir dil. Sonsuzluğu taşımaya hazır bir dil. Sonsuzluğu taşımaya hazır dille meydana getirilmiş ürünlerden oluşmuyor yalnızca edebiyât. Edebiyât bir etkinlik. Sonsuzluk açısından dile bir yönelme, bir tavır alma, bir duruşla gerçekleşiyor. Buna edeb diyoruz! Edebiyât, öyleyse, ebediyâtı, dili ve edebi içine alıyor en azından.

Edeb, kültürümüzde çok derin anlamları olan bir sözcük. Tahirül Mevlevî (Edebiyât Lûgatı,yayına hazırlayan Kemal Edib Kürkçüoğlu,Enderun Kitapevi, 1973, s. 39), Divânû lûgât-i- Türk’te edeb karşılığının “erdem olarak” verildiğini söylüyor *; “öd”le ilgili olduğunu da biraz tereddütle belirtiyor. Edeb, ona göre, hem terbiye hem edebiyât demektir. Edebin kültürümüzdeki özellikle tasavvufi anlamlarına girmeden, edebiyâttaki edebin sonsuzluk karşısında dille takındığımız bir tavır olduğunu söyleyebilirim. Sonsuzluğa dilimizle gönderdiğimiz bir selâmdır, bir saygıdır, bir yönelmedir, edeb. Edebin geleneksel yorumlarına ters düşmeyecek yeni yorumlara açık olduğunu düşünüyorum. Edeb, dünyayı, evreni edebiyâtlama tavrıdır. Sonsuzun ardında, dilden geçirerek, dilden süzerek. Sonsuz olan insan, sonsuz olan evren, sonsuz olan insanın inançları, düşünceleri, düşleri, dili, umutları, beklentileri, yorumlarıdır… Hayatımızı çepeçevre kuşatan (Jaspers!) sonsuza uğramamış, ufku içinde sonsuzu göremeyen, sonsuza çıkamayan, onunla yüzleşemeyen, hesaplaşamayan, onunla korkup titremeyen, ondan bunalmayan, ondan dolayı acı çekmeyen ya da yaşama sevinci duymayan edebiyâtın edebinden kuşku duyuyorum. Sonsuz, çok küçük esnelerde, örneğin bir bardak suda, bir kelebeğin kanadında, bir ağacın kırık dalında, sevgilimizin titreyen sesinde görülebileceği gibi, gözlerini üzerimde hissettiğim insan yüzünün (Levinas!) derinliğinde de vardır. Sonsuzu dilde, dilden yansıyan dünyadan, insandan yaşantılığımda çıkar önüme edebiyât olarak edebiyât. Orada sıradanlığın içinde kendimi, kendimdeki insanı, insandaki sonsuzu görürüm. Sonsuzun önünde durmayı bilebildiğim, sonsuzun edebine sahip olduğum için edebiyâtla görünürüm. Sonsuz benim kalemimde gösterir kendini, sonsuz kalemimde tecelli eder. Kalemimin edebi, dilimin edebiyle sonsuza yönelir. Yaşadıklarımı edebiyâtlama çabam başlamıştır.

Edebiyâtın olmazsa olmaz bir diğer öğesini anmadım şimdiye dek: Güzel. Edebiyât, sonsuzluğun yaşandığı bir alan olarak güzele, edeble, dili kullanarak yürüme yoludur. Güzel, güzel olan, bir duygu değildir yalnızca; güzel, sonsuzun kendini gösterdiği bir alandır, bir boyutudur yaşayışımızın. Bir benzetmeyle anlatırsa, bir ülkedir sanki güzel, öyle bir ülke ki, oradan bakıldığında, yaşadığımız dünyanın içindeyken göremediğimiz boyutları, incelikleri, yüzleri ortaya çıkar. Bizdeki “estetik” sözcüğünün kökeni olan Eski Yunanca’daki Aisthesis sözcüğünden yola çıkarak Aisthesia ya da Türkçe okunuşuyla Ayistesya diyorum, güzel ülkesine. (“Güzellik” sözünü kullanmaktan kaçınıyorum. Sıfat olan güzeli bir ad olarak kullanıyorum. Platoncu çağrışımları önlemek için belki. – Boşuna bir çaba mı dersiniz?- ).

Güzelden görülen: Edebiyâttan görülen. Güzelden görülen insan, güzelden görülen çirkin, iğrenç. Güzelde yaşar edebiyât sonsuzluğu. Bu güzelde varlığın görülebilen tüm yüzleri vardır: Elbette çirkin de. Bu çirkin, güzelde görülen çirkindir. Örneğin, güzelde görülen insan iki yüzlülüğü, yalancılığı, sahteciliği, sığlığı…

Edebiyâtımızda ebediyât olmalı ki güzel olsun. Sonsuzla çıkar güzel. Güzele varmak, yoğrulmuş, işlenmiş, dokunmuş, dilin uçan halısında edeble oturmayı bilerek başarılabilir. Peki soralım, hayatımızdaki edebiyâtta sonsuz var mı? Güzel? Edeb? Edeble, güzel tezgâhında dokunmuş dil var mı edebiyâtımızda? Hangi edebiyâtta var? Sorular böyle sorulunca edebiyât sıkıntısı başlıyor. İyi ki başlıyor. Edebiyât sıkıntısı edebiyâtın edebiyâtlığını sorgulamaya götürüyor bizi. Sonra da “nasıl yaşanır edebiyât? diyorum. Sahi, “nasıl yaşanır edebiyât?”

EDEBİYÂTIN KENDİLİĞİNDENLİĞİ

Bu sonsuzdaki güzele, güzeldeki sonsuza dilin patikalarından, edeble yürüdüğümüz edebiyât nasıl yaşanır? Nasıl yaşantılanır edebiyât? Onunla güzelin ülkesinden ayistesya’dan dünyaya, hayata baktığımız edebiyât, nasıl yaşantılanır? Nasıl yaklaşılır ona? Neyle yaklaşılır? (Hem okur hem de yazar açısından soruyorum hem de yorumcu açısından!).

Edebiyâtın kendiliğindenliği çoğunlukla yanlış anlaşılan bir kavramdır. Edebiyâtın kendi başına, bağımsız bir varlığı var mıdır yoksa bir araç mıdır o? Örneğin sahip olduğum inanç sistemimi (dinimi, ideolojimi, dünya görüşümü…) desteklemek için kullandığım bir duygusal etkileme aracı mıdır? Kendi duygularımı anlattığım bir ifade aracı mı?

Edebiyât dünyayı, hayatı, onlar karşısındaki duygu ve düşüncelerimi dile getirdiğim bir tasarımlar düzeni midir? Gerçekliğin bir tür resmi midir?

Bu sorulara yanıtım “hayır”dır. Edebiyât kavramındaki belirsizliği açmalı biraz: Edebiyât, en azından üç ayrı öğeyi kapsıyor : Ürünü,yâni edebiyât yapıtını; yapıtın ortaya çıkışını,yâni yazar etkinliğini; okurun ürünü okuyup değerlendirmesini. Ürün, yazma ve okuma. (Edebiyât sosyolojisi açısından ilginç olabilecek, yayınlama, dağıtım, satış gibi süreçleri şimdilik göz önüne almıyorum!). Edebiyât, temelde, bu üç temel yapıtaşıyla, insanın yaşamına anlam verdiği, anlam aradığı bir etkinliktir. İnsanın, dünyanın, evrenin ortaya çıktığı bir görünme alanı, kültürümüzün geleneksel deyimiyle bir tecelligâhtır.

Edebiyâtı anlatma biçiminden mistik “saplantılar” içinde olduğumu düşünenler olabilir. Anlattıklarımda “karanlık”, salt benim kendi öznelliğimle yaşantılayabileceğim özellikler yok. Edebiyâtta görünen, görülen varlıktan, insandan söz ediyorum yalnızca.

Edebiyât kendini edebiyâtlayarak ortaya koyar. Bu sözlerimde Heidegger etkisini görenler yanılıyorlar. Edebiyâtlama, temelinde bir şiirleme çabasıdır. Edebiyâtın çekirdeği şiirdir çünkü. Edebiyât şiirden doğmuştur. Şiirleme eyleminden.

Şiirleme, şiirleyen aklımızın bir başarısıdır. İnsan, aklıyla yalnızca sorunlarını çözmez, teknoloji ve bilim yapmaz, aklın şiirleyen bir özelliği vardır. Şiirleme, aklın sınır ötesi bir atılımdır. Burada kuram (teori) yapan, kontrol eden bir akıl değil de, bilinmeze anlam veren, sonluluktan sonsuza açılan kapıdan çıkıp, yorum yapan, kendini dile getiren aklın işleyişini görüyoruz. Şiirleme, gerçeklikle bir karşılaşma biçimidir. Aklı, bilimsel olarak açıklama, anlama, denetleme çabasının dışında kalan bir eyleminde görüyoruz: Akıl, türkü söylüyor gerçeklik karşısında.

Şiirleme eyleminde olağan ortam ve çevrenin ötesine taşma, öteye aşma çabası var. İnsan geceleri mağarasında yıldızlara bakarken, artık çevresinden bir korku, bir beklenti içinde değil, şiirleme çabasında. Yıldızlarla karşılaşmaya hazır, onlara sığınma amacıyla, yazgısını denetleme kaygısıyla gerçekleşmiyor şiirleme, içindeki sözler öyle yorumlansa da. Şiirleme, dönüşen anlamları içinde (Bu konuda şu yazıma bakılabilir:”Şiirden Doğan Şiirle Taşınan Bir Etkinlik Olarak Bilim”,Cogito,Sayı 31,2002,s.312-312). yaşamsal tutunmaların dışında, yaşamda kalma çabalarından geldiği halde, bu çabalardan fazla olan bir eylem. Gerçeklikle, içimizdeki ve düşüncelerimizdeki varlıkla farklı bir ilişkiye girme biçimi: Varlığa öteleyici anlamlar yükleme çabası. Bilimsel, kuramsal, metafizik, teknolojik yaklaşımlardan farkı ne? Logos temelli, denetleme, ele geçirme, sorun çözme amacı taşıyan bir akıl eylemi değil! Daha özgür. İçinde edebiyâtın edebiyâtlığını sağlayan, sonsuzu, güzeli, edebi taşıyor. Şiirleme mutlaka dille yapılmıyor: Müzik, heykel, seramik, resim, mimarlık ürünleri de şiirlemeyle oluşuyorlar.

Ne var ki, edebiyâtta “şiir” olarak ortaya çıkan, aslında edebiyâttan ve edebiyâttaki şiirden önce gelen, bütün sanatların kaynağı olan şiirleme, denetleyen aklımızca çok kolay taklit edilebilen, sömürülen, yönlendirilmeye açık özelliklere sahip. Bu açığı, para, unvan, makam karşılığı şiirleme taklidi yapan, bundan çıkar sağlayan insanlar, tarih boyunca bol bol sömürmüşler, hâlâ sömürüyorlar!

İnsan aklının şiirleyen boyutunun yanında, teori yapan denetleyen, anlayan, erotik, bağlanan, eleştiren boyutları da var. (Bu konunun kısa bir açıklaması için Gönülden Bilime Yolculuklar Kitabı adlı kitabıma bakabilirsiniz, Hece Yayınları, 2002, Ankara). Edebiyâtın devingenliğinde aklımızın anlayan, erotik, bağlanan, eleştiren boyutları da yerlerini alırlar. Anlayan aklımız, varlığın anlamına nüfuz etmeyi; erotik aklımız, edebi yaratmalarda ve yorumlardaki aşkı, coşkuyu; bağlanan aklımız inançlarımızı, güvenimizi; eleştiren aklımızsa dünyayı yeniden yorumlamaya, dönüştürmeye, değiştirmeye götürecek eleştiri tohumlarının canlanmasını sağlar. Edebiyât, varlığını aklımızın en azından bu beş yanıyla ortaya koyar.

Edebiyât karşısında, onu oluşturan şiirleme gücümüz karşısında nasıl bir duruş içinde olmalıyız? Okur olarak bir edebi metin önünde, yazar olarak yazacaklarınıza, yazdıklarınıza karşı tutumumuz nasıl olmalıdır? Aklımızın, özellikle denetleyen boyutu, şiirleyen yanına her zaman müdahalede bulunabilir.

Şiirlemenin, ondan kaynaklanan edebiyâtlamanın kendiliğindenliği belki şu örnekle açıklanabilir: Saz çalan, acemi ya da yeteneksizse, ya da salt denetleyen aklıyla çalıyorsa, sazıyla arasında hep uzaklık kalır. Ustaysa çalan, çok çalışmış şiirleme gücüne erişmişse, artık sazı denetleme kaygısı, notaların tek tek ayırdına vararak, tüm dikkatini saza ve parmaklarına yöneltme telâşı ortadan kalkmıştır; artık o sazı değil, saz onu çalmaktadır. Şair, şiire doğru yürür, bu şiire ulaşabileceği anlamına gelmez, edebiyât yolcusu edebiyâta doğru yürür, edebiyâta doğru gider. Ama şiir şaire, edebiyât, edebiyât yolcusuna doğru gelmiyorsa, ulaşma, vuslât gerçekleşmez. Edebiyâta gitmekle ulaşılamaz, bir yere kadar yürüyebilirsiniz, yürümelisiniz de, orası sizin emeğinizle, donanımınız, bilginiz, yeteneğinizle vardığınız noktadır, orası edebiyât değildir, orası edebiyâtın size sunduğu yer değildir; o da size gelmelidir. Size gelmesine izin vermeniz, kendinizi edebiyâta bırakmanız, edebiyâta teslim etmeniz gerek. Sorun basit bir “esin (ilham) mı, çalışma mı” sorunu değil. Edebiyât, denetimle, denetleyen aklımızla, kurnazlıkla, belli kalıplar ve tekniklerle ulaşılabilecek bir özellik taşımıyor. Edeb, edebiyâtın size gelmesini bekleme, kendinizi edebiyâta (şairsiniz şiire, öykücüyseniz öyküye, denemeci iseniz denemeye) bırakabilme demektir. İşte çağımızda edebiyâtın edebi yatık (eskimiş, yıpranmış, kokuşmuş ve doğru değil de eğri anlamlarında!) olmasının ardında, edebiyâtı kullanma tavrı yatıyor. Edebi yatmış, edebi doğru olmayan, yatık, eğri olan edebiyât. Edebiyâtın edebiyâtlamasına izin verilmeyen bir dünya. Denemenin denemesine, romanın romanlamasına, güncenin güncelemesine, şiirin şiirlemesine…. (Belki edebiyât eleştirisi, bir yapılış tarzıyla, edebiyâtın dışında sayılabilir. O, kuramsal, denetleyen, teknik bilgiler kullanan, uygulayan akılla gerçekleşebilir…) Edebiyâtın kendini gerçekleştirmesine izin verilmeyen bir dünya.

EDEBİYÂTIN YAŞAM TANIKLIĞI

Edebiyâtın tanıklığına izin veriyor muyuz? Neden vermeyelim ki! Edebiyât içinden çıktığı kültürün ve çağın tanığı değil mi? Belki kimi edebiyât ürünleri öyledir, onlarda çağın, kültürün karakterleri çok belirgindir; kimilerinin tanıklığını anlamak, daha çaba gerektiren yorumlarla ortaya çıkarılabilir. Evet, edebiyât çağın, kültürün, o çağ ve kültürdeki insanın, o insandaki evrensel insanın tanığıdır elbette. Bu, edebiyâtın tanıklığına ilişkin bir yorum. Edebiyât tanıktır, önemli bir tanık. Örneğin Homeros’la tanımıyor muyuz Eski Yunan’daki yaşamı ? Orada görünen Ayistesya’yı! Güzeli. Birçok, tarihsel, sosyolojik, psikolojik incelemelerde yakalanamayacak insan zenginliğini, derinliğini edebiyât yapıtlarında bulmuyor muyuz?

Hangi edebiyâtın tanıklığı anlamlı? Edebiyâta, örneğin tarih, sosyoloji, psikoloji, psikiyatri, ekonomi, antropoloji, felsefe bilgilerini sokuşturmaya çalışan, edebiyâta doğru yürümüş de onun kendine doğru gelmesine izin vermemiş insanların, edebiyâta “dışarıdan” güç uygulayanların, sıkıştıranların, mıncıklayanların zorlama edebiyâtının tanıklığı, edebiyâtın tanıklığı olamaz ki! Edebiyâtın edebiyâtlayamadığı bir yerde edebiyâtın tanıklığı mı olur? Edebiyâtımsı ürünlerin, edebiyâtçımsı tanığının, tanıklığı edebiyâtın değil de, başka birşeyin, birşeylerin tanıklığı olur, olsa olsa.

Nasıl tanık olur edebiyât yaşama? Yaşamı resmederek değil elbette. Söylemiştim: Edebiyât yaşamın resmi değil, onun parçasıdır. Yaşamı kendi edebiyle yöneldiği sonsuzluk olanağı ile tanır, ortaya koyar edebiyât. Edebiyâtın edebiyâtlaması, onu yaşayan insana, kendisiyle, yazarla, edebiyât metniyle ortaya çıkan yaşamı anlatmasıdır. Edebiyât ürünü, zorlama olmayan edebiyât ürünü, ne yazarının ne okurunun ne yayıncısının ne de içinde bulunduğu toplumsal-ekonomik-siyasal koşulların tümüyle denetimi altındadır. Edebiyâtın kendisi, yaşamın kendisi gibidir; kimse denetimi altına alamaz onu, taşıdığı sonsuzluk tüm sınırları, engelleri, belirlemeleri, kuramları aşar. (Elbette bu söylediklerimi de!).Edebiyâtın tanıklığı, yaşananın kendi kendine tanıklığıdır: Yaşamın yaşama tanıklığı. Yaşamın kendi kendini anlatması, kendini dile getirmesidir. Yazar ve okur sadece tanıktırlar. Edebiyâtın edebiyâtlamasının tanıkları!

EDEBİYÂT VE PAZAR

Edebiyât metâ olunca, ona sanki kendisi olmayan, kendisi olarak ortaya çıkmasını engelleyen bir deli gömleği giydirilmiş oluyor. Sözlerimin aşırılığının farkındayım, ama haddimi bilmeye çalışıyorum: “Pazarı olmayınca yapıt, okura nasıl ulaşacak?” diyeceksiniz. “Yazarla okur arasında kapitalist düzenin kurduğu köprü olmaksızın, senin edebiyât dediğin nasıl edebiyâtlayacak?” diyeceksiniz. Haklısınız. Yazar, yapıtı ve okuru. Okur, yapıtı ve yazarı, Edebiyât nerede nasıl edebiyâtlayacak? Yazar, yapıt ve okur, edebiyâtın onlarla, onlarda kendini var ettiği edebiyât damarları, aralarındaki iletişimi pazarsız kurabilir mi? Yapıt yazarsız, yazar okursuz olmayacağına göre. (Elbette bu nokta da tartışılmıştır, tartışılmaktadır, edebiyât metni de kendi başına, okursuz ve yazarsız kendini var edebilir mi? Deyim yerindeyse, “metin metinler mi?”, “yapıt yapıtlar mı?” Onları yaşayacak, yaşatacak insanlar olmaksızın?). İnsansız edebiyât olmayacağına göre, insanla, insanda edebiyâtın ortaya çıkması, bu toplumsal, siyasal, ekonomik düzenin sınırları içinde pazarla gerçekleşeceğine göre, bu düzende edebiyât pazarsız edebiyâtlayamayacak.

Keşke pazarda edebiyât edebiyâtlayabilse! Pazar, edebiyâtı denetim altına alıyor. Pazar, edebiyâtın pazarı değil. Edebiyât, pazarın edebiyâtı! Edebiyât kullanılıyor burada; bir marka olarak. Burada edeb, edebin yöneldiği sonsuzluk yok. Burada edebiyâtçılık oynanıyor. Pazar, edebiyâtın pazarı olduğunda, olabildiğinde edebin pazar içinde bile olsa sonsuzu bulabileceğini düşünüyorum. Pazar köprü olacaktır yalnızca. Oysa pazar edebiyâta değil, edebiyâtı kullanarak kendine çalışmaktadır. Edebiyâtın kendini gerçekleştirmesine neden izin verilmiyor? Pazarla edebiyât neden çatışma halindeler? Pazar neden edebiyâta karşı olsun ki? Pazarda edebiyâta düşman olan ne var?

Pazarın edebiyâtı kullanmasının ardında, edebiyât düşmanlığı yok. Edebiyât pazarının, pazarın edebiyâtı haline gelmesinde pazarı kuşatan toplumsal yapı, bu yapı içinde yaşanan değerlerin etkisi var.

EDEBİYÂT VE TOPLUM

Toplum, kendi kültürünü geliştirirken, doğanın karşısına çıkardığı yaşama zorluklarını, yönetim sorunlarını çözmeye, diğer toplumlarla ilişkilerini düzenlemeye çalışırken, edebiyâtı da bu sorunlarla başedebilmek için bir “araç” olarak kullanmalı mı? Nedir yeri edebiyâtın toplumların yaşamında ?. Kendilerini ifade etme aracı mıdır yalnızca? Belki genel bir soru içinde sormalıyız edebiyâtın toplum içindeki yerini: Sanatın yeri ne olmalıdır, toplumun yaşamında? Genel olarak sanat, özel olarak edebiyât neye yaramalıdır toplumda? Nasıl yaramalıdır?

Sanatı ve toplumu neden ayrı ayrı düşünürüz? Sanat ve onun içinde var olduğu toplum aynı yaşamın içinde. Sanat o toplumla, o toplumda yaşıyor. Peki neden, bunları böyle ayrı ayrı düşünme eğilimine sahibiz? Toplumun yaşamı, sanatın yaşamından neden ayrı sayılıyor? Sanatı yaşamın içinde düşünmüyoruz; ne sanatın bir yaşam olduğu ne de yaşamın sanat olduğu aklımıza geliyor. Edebiyâtın da kendine özgü bir yapısı, varlığı olduğu düşünülemiyor. Tartışma, “sanat sanat için midir toplum için mi?” düzleminde sürüyor. Sanat toplumda, toplumda sanattadır. Sanat sanatlığını gerçekleştirir, sanat sanat olur; bu yazıdaki Heideggergil deyimle, sanat sanatlarsa toplumun yaşamında yer alır, toplumu anlatır, ortaya koyar, toplum da sanatı içinde taşır; sanatla toplum kendini anlatır.

Sanata, dolayısıyla edebiyâta görev yüklemek, onu yönlendirmeye kalkmak, toplumu tümüyle öğretimiz, inanç düzenimiz çizgisinde yönetebileceğimiz sanısıyla gerçekleşiyor. Burada edebiyâtın kendisine saygısızlık söz konusu. Edebiyâtın kendini gerçekleştirmesine izin verilmiyor. Edebiyâtın kendi varlığı, kendine özgü bir ontik yapısı olacağı göz önüne alınmıyor.

Toplumsal ilişkiler açısından, bireylerdeki boşluk bunun bir nedeni olabilir. Yaşadığımız çağda, dikkat çekici bir benlik boşluğu yaşanıyor. Bundan dolayı bireyler, bireyleyemiyor; kendilerini gerçekleştiremiyorlar. İçlerindeki boşluk, onları sürekli dışa yönelmeye dışı denetlemeye itiyor. Aklı, bu denetim araçlarından biri olarak kullanmak istiyor. Akla uygun karar alma süreçleriyle, bilimin ve teknolojinin yardımıyla bu boşluğunu doldurmak, boşluğun yarattığı eksikliği denetleyerek yok etmek istiyor. Toplumdaki benlikler, içlerindeki boşluktan dolayı, kendi dışındaki varlıkların, diğer benliklerin okşamalarını beklemeyi, bu okşamaların oluşumlarına izin vermeyi başaramıyorlar. Çağımız toplumlarında, bireyler içlerindeki boşluğu, “dışlarında ne bulurlarsa onunla”, alışkanlıklarla, modalarla, toplumsal sürüklenmelerin esrikliğine kapılıp “pılı pırtı”yla, tüketim malzemelerinin hurdalığıyla kapamaya çalışıyor. Benliği benliklenemiyor! Benliği ortaya çalışıyor. Sürekli “dıştan desteğe”, “dıştan dolduruşa” gerek duyuyor. Benlikler, ilişkilerde kendilerini gerçekleştiremedikleri için birbirlerine ve kendi kendilerine kuvvet uygulayarak kendilerini ve birbirlerini şekillendirmek istiyorlar. Oysa boşluğun dolması için benlik olarak içten doğan bir güçle kendi kendini ortaya koyması, benliğin benliklemesi gerekiyor. Birbirimizin gerçekleşmesine izin veren, saygı duyan bir toplumsal ilişkiler ağı içinde olmamız, bundan dolayı, bu gereklilik yerine getirilmediği için, sağlanamıyor. Benlik boşluğu acımasız savaşların, sömürünün, zulmün, birarada yaşama zorluklarının kaynağı olmaya devam ediyor.

Benlik boşluğunun ayırdına varma, bir başka doluluktur. Boşluğun acısını duyma, boşluğun boşluk olarak ortaya çıkmasına çabalama boşluğun boşluklamasını yaşama. (Heidegger’in “hiç hiçliyor” sözünü anlamsızlık örneği sayanların boşluklarını boşluklamadığını düşünüyorum!). İşte burada edebiyâtın, genel anlamda sanatın kendini gösterebileceği, açabileceği bir toprak, bir bahçe var demektir. Benliklerindeki boşluğu sürekli dış denetimlerle kapamaya çalışanların çoğunlukta olduğu bir toplumda, ne kendilerinin ne öteki insanların “kendi olmasına” izin verilmediği için, edebiyât kolay kolay edebiyâtlayamıyor. Pazar, boşluk kapatmak amacıyla pılı pırtı edebiyâtıyla dolduruyor tezgâhlarını. Toplum, edebiyâtı, bireylerinin boşluklarını kapatacak araç gereç gibi görebiliyor. Bireyler kendi içlerindeki boşlukları farkettiklerinde, boşluklarını birbirleriyle paylaşmaya çabalayabilirler. Edebiyât, kendisi olmaya çabalayan insanların oluşturduğu bir toplulukta, toplumda kendini gerçekleştirebilecek ortamı bulur. Edebiyâtın edebiyâtlamasını ideolojilerle, inanç sistemleriyle engellemek, edebiyâttan beslenerek kendi boşluklarını doldurmaya çalışan insanlara büyük bir kötülük olur.

Benlik boşluklarının nedeni ne olabilir? Bu boşlukların sağlıksız doldurulmaya çabalanmasının ardında tarihsel, kültürel, siyasal, ruhsal etmenler olabilir. Boşluğun, boşluklanarak kapatılması, bilgeliğin, bilimin ortaya çıkmasına, boşlukla karşılaşmaya izin veren bir tutumla boşluklamak: Buradan, edebiyâtın edebiyâtlamasıyla kesiştiğinde, edebiyât toplum içindeki yerini alacak, bireylerle buluşması gerçekleşecektir. Ancak, bireyin bireyleyebildiği bir toplum, toplumlayabilir ve ancak orada edebiyât edebiyâtlığını gerçekleştirebilir. Boşluğunu görebilen, kendi içindeki ve dışındaki, kendisindeki, kendisiyle öteki insanların ilişkilerindeki, toplum düzeninde, siyasal-ekonomik düzendeki boşlukları kavrayıp, bu içten başlayan, bu içten gerçekleşmeyi sağlayabilen bireylerin, etkileştiği, konuştuğu, söyleştiği, tartıştığı, çatıştığı, ama kendilerini oluşturmaya uğraştıkları bir toplumda açar edebiyât kendini. Edebiyât kendindeki toplumu açar. Yazarının zorlamadığı, dünya görüşünü sıkıştıra sıkıştıra giydirmediği bir edebiyât ürünü, açar, yazarına rağmen. Yazara da, okura da farketmedikleri yüzlerini göstererek. Edebiyât okurun ve yazarın ona verdiklerinden daima fazla olandır. O nedenle, ne yazar ne okur ne yayıncı ne eleştirmen onu tümüyle ele geçirebilir. Ele geçirmeyi çalışanları da yazar edebiyât. Burada edebiyâtı idealleştirip, tüm ilişkilerinden soyutladığımı söyleyenlerin saldırısıyla karşılaşacağımı biliyorum. Tümüyle tersini yaptığımı, edebiyâtı önemli bir yanıyla gördüğümü düşünüyorum. Bunu, varlığı kendinden menkul “edebiyât” sözcüğünün boş bir edebiyâtıyla yaptığımı, “edebiyâtın edebiyâtlaması” diye bir laf uydurup, yüzeysel bir Heidegger özentisiyle saçmaladığımı söyleyebilirsiniz. Elbette. Ben de kendime çok söylüyorum bunu. Bir yanım edebiyâtın edebiyâtlamasını anlayamayışımızın altında bu alışkanlıkla yürüttüğümüz tutumumuzun bulunduğunu söylüyor. Edebiyât, bu kafadan, bu tutumdan dolayı edebiyâtlayamıyor kendini. Bir metâ oluyor. Eşyâ oluyor. Sahte değerlerin çıkmasına yataklık ediyor.

EDEBİYÂTIN DEĞERSİZ DEĞERLERE VERDİĞİ OMUZ

Benlik boşluğu, zamanı yaşamada sorunlar yaratıyor. Boş benlik zamanı durdurmak, ele geçirmek, akışını kesip, onu bütünlüğünden koparmak istiyor. Farkındalığını yaşayamayan boş benlik, zamanı üç boyutuyla, geçmiş, şimdi, gelecek birlikteliğiyle; ânı, geçmişle derin bağları içinde, gelecek beklentisiyle yaşantılamıyor. Bir şeyin o şey olarak kendini göstermesi, birşeyin, “birşeylemesi”, örneğin ağacın ağaçlaması, derenin derelemesi, kalemin kalemlemesi ancak zaman içinde bir oluşumla ortaya çıkar. Değişmeyen, önceden planlanmış bir “öz”ün kendini ortaya koyması değildir söz konusu olan. Örneğin, Ayşe’nin Ayşe’lemesi, bir Ayşe özünün, tohumunun kendini gerçekleştirilmesiyle sağlanmaz. Ayşe’nin Ayşe’lemesi, açık uçlu bir oluşumdur. Boşluğu içine düşmüş, düşmekte olan benlik, zamanı bu oluşumu gerçekleştirecek biçimde yaşamak yerine, kafasında tasarladığı, yarattığı, uydurduğu bir görüntüye, imgeye göre yaşar. Oluşumun kendiliğindenliğine izin vermeyen bir yaşamdır bu. Kendini planlar bu benlik, çevresini, ilişkilerini…. Planlananın gerçekleşmesi için sürekli olarak planın uygulama gerilimini duyması, tedirginlik içinde, hedefini kollayıp, gözetip, denetleyerek hayatını sürdürmesi gerekecektir. Bu gerginliğin, denetim kaygısının, gücü elde tutup, olup bitenleri yönlendirme gayretinin yürümesi, boş benliğin sarıldığı değerlerin işlerliği ile olanaklı olacaktır.

Edebiyât oluşumunu yaşayamayan boş benlik için denetlenmesi gerekli bir etkinliktir. Ben denetlemesem, ben yönetmesem, ele geçirmesem, bir başkası bunu yapabilir diye düşünür. Her varlığın kendini gerçekleştirme hakkı olduğunu aklıma getirmez.

Denetim, ele geçirme, gücü elde bulundurma gibi temel tasalarla yaşanan bir dünyada, güvensizlik, boşluk arttırıcı kaygı, yaşamın anlamını yitirmesi, yaşanan değerleri belirliyor. İnsanlar “değerleri” yaşayamıyor. Çıkara, zorlamaya, denetime, kurnazlığa dayalı bir anlayış, “değerlerin” değerini düşürüyor. Edeb, sonsuzluk, güzellik, dil sevinci, dil saygısı giderek zayıfladığı için, edebiyât toplumda “yüksek değerler”in oluşumunu sağlayamıyor. Edebiyât, çağımızda, sonsuzluğunu ve edebini yitirmiş sıradan dünyanın meşrulaştırılmasına yarıyor. İnsanlar edebiyât okuyarak yaşadıkları dünya içinde kalıyorlar, bu dünyanın çirkinliklerini onaylıyorlar. “Dayanılmaz hafifliği” içindeki hayata edebiyât “evet” diyor. Edebiyât hayatın çirkinliklerine, değersiz değerlerine itiraz edemiyor. Ediyor gibi görünse de, bu itiraz, düzenin değersiz değerlerini yaşamasını sağlıyor yalnızca.

EDEBİYÂTIN KAPATTIĞI HAKİKAT

Eski Yunan’ın anladığı gibi anladığımızda, hakikat, bir örtünün perdenin ortadan kalkmasıyla kendini gösterendir. Edebiyât edebiyâtladığında, kendini açmış, ortaya koymuş, gözönüne sermiş oluyor: Kendini, kendisindeki insanı, kendisindeki toplumu, değerleri ortaya koyuyor. Hakikat, açıyor kendini edebiyâtla. Edebiyâtın hakikat açması, ona önceden planlayarak, zorlayarak koyduğumuzu görmek değildir! “Bir roman yazayım da kahramanlarıma şunları şunları söyleteyim, şunları şunları eleştireyim” düşüncesi, salt bu düşünceyle yazılmış roman, edebiyâtın uzağındadır. Romana belli bir planla başlayabilirsiniz bir ölçüde; ama, roman romanlıyorsa, kahramanlar alır başını gider, olaylar romancının belki de şaşkın bakışları içinde olup biter. Yerli yersiz karışırsınız olaylara; roman, romanlamaz olur. Aynı durum şiir için de, edebiyâtın diğer türleri için de söz konusudur. Karışırsanız, şiir şiirlemez ve yaşadığımız kötü şiir olur. Manzume olur. Hakikatin edebiyâtta kendini göstermesi, edebiyâtın edebiyâtçıya rağmen alıp başını gitmesiyle gerçekleşir. O kendi kendine işleyişin de farkına varmadığımızı görürüz: Romancı roman öncesi tasarlamadıklarını görür romanda, yazdığı romandan öğrenir. Şair şiirinden, öykücü öyküsünden, denemeci denemesinden. Hakikat, edebiyât sık boğaz edilmediğinde kendini gösterir edebiyâtta. “Ben okura gerçekleri anlatacağım” savıyla, kafanızdaki gerçekler kadar edebiyât yapıtı oluşturmuşsanız orada edebiyât edebiyâtlamamış, hakikat kendini açmamıştır. Hakikat ya da sizin hakikat sandığınız, edebiyâttan önce zaten sizde vardı: Önceden planladığınızdan fazlası görünmüyorsa bitimde, o edebiyât yapıtında hakikat, kendini açma olanağı bulamamış demektir.

Günümüz edebiyâtı, onu evcilleştirip, terbiye etmeye çabalayan, vitrinlere yerleştirip, bu durumdan kendine çıkar sağlamaya çalışan insanların elinde. Kimse edebiyâtla, ortaya çıkabilecek hakikatin farkında değil. Heidegger’in şiirde yakalamaya çalıştığı hakikatin, çağımız edebiyât düşünürlerince yeterince anlaşılmadığını düşünüyorum.

EDEBİYÂTIN İNANÇ SİSTEMLERİYLE BAĞI

Dünya görüşümüz, dinsel, siyasal, kültürel, metafizik inançlarımızın oluşturduğu bütünlüğe inanç sistemi diyorum. İnanç sistemlerimizin yaşamımızı yönlendirdiği, aldığımız kararlarda, bu kararların sonucu ortaya çıkan eylemlerimizde etkili olduğu açık. Edebiyât, inançlarımızın oluşturduğu çerçevede gösteriyor kendini. İnançlarımızın içinde, bağlamında yaşıyoruz onu.

İnançlarımızı nasıl yaşadığımız, edebiyâtı inançlarımızla yaşama biçimimizi etkiliyor. İnançlarımız, içimizdeki boşlukla, bu boşlukla giriştiğimiz zamansal ilişki ile nitelik kazanıyor. Neye inandığımız değil, nasıl inandığımız; boşluk ve boşluk-zaman etmenleri bizi belirlemeye başlıyor. Boşluğumuz bizi, çevreye karşı demirden sağlam olmasına çalıştığımız inanç duvarları örmeye götürebilir. İnancımız bizi boşluğa çekebilir, boşluğa çektikçe çırpınıp inanç merdivenleriyle çıkmaya çalışabiliriz. İnanç merdivenlerine bakışımızdaki sorunlar, merdiven çıkışımızı, boşluğa düşmeye dönüştürebilir. Çıkmaya çalıştıkça batarız: İnanç duvarlarımızı katılaştırmaya çabaladıkça duvarlar yıkılır, perişan oluruz. Ya da güvenli bir inanç kalesi kurup, içinde pek de rahatsız olmadan yaşar gideriz. İnançlarımızla ilişkilerimiz, edebiyâtı, inançlarımızın dokuduğu iç dünyamıza buyur etmemizdeki tutumumuzu belirler. İnançlarımızın güvenliği için kendimizi bir sığınağa kapatmışsak, bu sığınaktan, bir sığınağı yaşamanın psikolojisiyle edebiyâtı yaşarız. Belki yine bir sığınak, bir silah, bir kaçış, bir yüreklendirme kaynağı olarak.

İnanç sistemimizin dünyayı dönüştürme kaygıları varsa, edebiyât da bu kaygıların bir parçası olur:Bir savaş aracı. Dergi çıkarılacak ve edebiyât yoluyla inançlarımız,dünyayı dönüştürmek için savaşa gireceklerdir. Elbette bu nokta da edebiyât edebiyâtlayabilir; kavga edebiyâtın özgünlüğünü, özgüllüğünü (kendine özgülüğünü!) bozmayabilir; kavga sırasında, edebiyâtın edebiyâtlamasına izin verirsek. Yazar olarak, savaşçılar olarak, kavga erbâbı olarak, edebiyâtın bu kavgada kendini gerçekleştirmesine izin verirsek. (Mıncıklamadan, ellemeden, sokup sokuşturmadan, kesip biçmeden!) Edebiyât, işte o zaman, kavganın tanığı olan edebiyât olarak çıkar ortaya. “Bu kavgada böyle roman yazılır mı? Hiç yazdığın şiirin kavgayla ilgisi var mı” gibi sorularla baskı uygulamadan, edebiyâtın boğazına halkalar bağlamadan, eli kolu prangalı tutsak bir karikatürünü “işte bizim kavga edebiyâtımız”demeden. Edebiyât senin savaş sırasında söylediğin marş değildir, slogan da! Marşlar ve sloganlar yönlendirmeye yönelik kültürel ürünlerdir. Belki tek bir slogan gerekli edebiyâta: “Lütfen edebiyâtı rahat bırakınız!” Yanıt şu olabilir: Ben bırakayım da karşı taraf eline geçirsin değil mi? Bırakmam, edebiyât benim kavgamın, yazarlar benim kavgamın. (“Bu yazar benim, bu kitabı ben basmalıyım, diğer yayınevinden önce” diyen; yazarlara da “şöyle şöyle bir roman yaz, bunları şimdi peynir ekmek gibi satılıyor” sözleriyle yapıt ısmarlayan yayıncının da buna yakın bir tutumu yok mu?).

İnançlarını boşluklarının boşluklaması doğrultusunda, boşluğunun farkına varıp onun zaman içinde oluşumuna yön verebilecek bir gönül açıklığına, gönül zenginliğine ve enginliğine sahip insanların yaşadığı kültürlerde, edebiyât sıkıştırılamaz, zorlanamaz, tornadan geçirilemez. Kendine özgü oluşumuyla edebiyât ortaya çıkar; bize bizi, bize inançlarımızı, toplumumuzu, yüreğimizi, aklımızı anlatır

AKIL, TEKNİK, KURNAZLIK KARŞISINDA EDEBİYÂT

İçindeki boşluğun anlamını keşfetmeyi düşünmeden, boşluğun üstünü örtüp, onu görmezlikten gelerek, “dışarı dışarı” haykırışlarıyla dış dünyaya yönelerek, onu denetim altında tuttuğunda, içindeki boşluktan gelen anlayamadığı korku ve kaygılarından uzaklaşacağını sanan insanın edebiyâtından söz ediyoruz. Aklına güveniyor bu boşluk taşıyıcı benlik: “Aklım bana teknikler bul! Beni mutlu et! Can sıkıntımdan kurtar! Beni rahatlat! İlaçlarla, bir makine gibi, öğrenebileceğim mutlu olma teknikleriyle: Meditasyon öğret! Soluklarını denetlemeyi! Kendini denetlemeyi öğret bana! Edebiyât sen de gel! Bana insanı, insanın duygularını, insan ilişkilerini, sevgiyi, nefreti, aşkı öğret!”. Boşlukzedelerin edebiyâta bakışlarında yatan: “Edebiyât beni boşluğumdan kurtar. Boşluğumu anlatarak değil, boşluğumu unutturarak! Bana avutucu hazlar sağla! Bu hazların sarhoşluğunda boşluğumu örteyim. Gözümün önünden silinsin boşluğum.”

“Yazarım ben: aklım benim çık yetenekli bir yazar olduğumu söylüyor. Öyle şeyler yazmalıyım ki, edebiyât tarihinde yeni olsun. Ne yapmalıyım bunun gerçekleşmesi için?” İşte bu soruyu soran edebiyât mühendisi yazar, edebiyât mühendisliği yapacaktır artık. Yazar olacak, yazar olmak için en uygun araçları, en akılcı biçimde kullanacaktır. Kafanı çalıştır yazar ol!

Şair mi olmak istiyorsun? Bak bakalım şiir ne âlemde? Piyasa nasıl? “Hüzün” mü iyi satılıyor? Divân Edebiyâtı tarzıyla duygu yoklamaları? Acaba Heidegger’den, diğer metafizik erbâbından, edebiyât kuramcılarından, bizden tasavvuftan falan bir iki şeyi potaya atsak da yoğursak mı? Edebiyâtın senin gidi Frankestein’ı seni! Açtığın atölyende, dünyaya Türk Edebiyâtını, Türk kültürünü pazarlayan ürünler satıyorsun. Edebiyâta boşlukzede ruhlarıyla bakanlara edebiyât mühendisi, edebiyât cerrahı gerek. Yazar da okur da buluveriyorlar birbirlerini. Kalıbını döktüğünüz ürünlerin satışıyla, sıkıştırılmış, canı çıkarılmış edebiyâtımsılar. Almanların deyimiyle ersatz’lar, aslının yerine konmuş kötü kopyalar. Boşlukçu edebiyât! Alanın ve satanın memnun gözüktüğü bir edebiyât tezgâhı. Aklımızın, tekniğimizin, kurnazlığımızın tezgâhında.

Edebiyâtın “bilimini” yapanlar, edebiyât eleştirisi üstüne çalışanlar da, denetleyen akıllarıyla kavramaya çabaladıkları edebiyâtın içine düştüğü durumu desteklemeye uğraşıyorlar sanki. Yaptıkları incelemelerle, dilbilim destekli bilgisayar teknikleriyle geliştirdikleri çözümleme, anlama, yorumlama çabalarıyla, edebiyâtın kendiliğindenliğini gerçekleştirebileceği toprağı, bahçeyi kurutuyorlar. Bilimsel bakış görüntüsüyle, edebiyâtın içini, yaşamını, dilin güzelle olan bağlantısını, sonsuzu, edebi anlayamamış bu bilimci dostlarımız (bir zamanlar ben de aralarındaydım!) edebiyâtın yeşereceği bahçelere ektikleri yapay gübrelerle toprağı yakıyorlar! “Bilimsel” çalışmalara, sakın yanlış anlaşılmasın hiçbir itirazım yok. Bu çalışmalar, edebiyâtın edebiyâtlamasını desteklediği oranda anlamlıdır. Birçok akademisyenin, edebiyât beğenisi eksikliği taşıdığını görüyorum. Kendi tekniklerini uygulayabilecekleri popüler yapıtlar seçip onlar üzerinde “akademik” çalışma yapıyorlar! Önemli olan edebiyât yapıtı, edebiyâtın edebiyâtlaması değil de, onların kendilerine inceleme olanağı verecek “kurban” yapıtlardır. Edebiyâtı kullanıyorlar. Edebiyât bahçesinin çiçek açmasına, yeşermesine izin verecek, edebiyâtın kendini gerçekleştirmesine yol açacak bir ortamın yaratılması kaygısı galiba çok az akademisyende var. Akademisyen memur çünkü. Onun işi var. İşini yapacak. İşi, edebiyât incelemelerini kalıplamak, düzenlemek. Peki ne adına? Terfi ve maaş için mi? Unvan için mi? Edebiyâtın kendisi ne oluyor, ellerinde? Yatırdıkları teşrih masasında nelere ama nelere dönüşüyor edebiyât? Revâ mı? Edebiyâtı bu hâllere düşürmeye ne hakkımız var arkadaşlar, ne hakkımız var? (Muzip bir akademisyen arkadaşım, bu yazıyı okuyunca bana şöyle seslendi: “Edebiyâta bir şey olduğu yok! Edebiyâta bu zulmü revâ gören sensin. Kendin uydurma bir sorun yaratıyor, bu sorundan dolayı kahroluyorsun. Tipik bir entelektüel mazoşizmi!”).

EDEBİYÂTIN SONU MU?

Mıncıklıya mıncıklıya edebiyâtı bu dünyadan kaçırıyor muyuz yoksa? Edebiyât bizi terk mi etti? Etti edecek gibi mi duruyor yoksa? Hırslanan insanların hırsla sanata, hırsla bilime, hırsla teknolojiye, felsefeye yürüyenlerin dünyasında, boşluk özürlü benlikle, edebiyâtı duyup ona yetişmeye çalışan binlerce, milyonlarca insan var. Okuyup yazarak ruhlarını doyurmanın ardına düşmüşler. Çok satan kitapların, afişlerde, reklamlarda görülen yüzleriyle yazarları, edebiyât panayırlarında mallarını satıyorlar. “Hiç şiir okumadın mı hayatında? öldün öyleyse!” “Roman oku hadi, öykü oku, deneme oku, anı, mektup, gezi notları, günlük, edebiyât eleştirisi oku! Oku be, güzel okur, oku da öğren hayatı! Öğren de insan ol! Sana açtığım kapılardan geç, bak kitaplarımda neler sunuyorum sana!” Okur, kışkırtılıyor. Okuma seferberliği başlatmalı! Okusunlar, öğrensinler, gelişsinler. Otobüste, metroda, iş yerinde; çay, kahve, yemek molalarında oku! Okuyan dünya ne güzel bir dünyadır!

Yaz, yazar kardeşim! Dilinin kültürünün, yaşayışının hakkını vererek! Şaşırtıcı, ürkütücü şeyler yaz! Karanlık bulmacalar söyle! Okuyan feleğini şaşırsın. Yazarsın sen, endersin, eşin menendin yok! Hadi insanlar edebiyâta! Haydin edebiyâta! Kurtuluş ordadır. Selâh!

Herkes edebiyâta koşsun. Ne savaş kalsın ne açlık ne zulüm! Herkes şiir okusun, öykü, roman! Kurtuluşun edebiyâtta olduğunu bilmiyorlar. Edebiyât ihtiyaçlarının farkında değiller! Her insanın edebiyât ihtiyacı var oysa. Bu ihtiyacı giderecek yazarlar, yayıncılar ve onların oluşturduğu pazar var. Bu pazardan haydin edebiyâta!

Peki, edebiyâta gideceğiz de, edebiyât nerede?

 

     

 

                                                                           Ahmet İnam

 

 
 

 

www.turkedebiyat.net

 

 

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Cumhuriyet dönemi Türk şiirine bakış – Ahmet Oktay

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

POETİK METİNLER / Cumhuriyet dönemi Türk şiirine bakış – Ahmet Oktay
Burada, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı üzerinde dizgesel, Profesör Fuad Köprülü’nün terimiyle integral görüşler öne sürmeyeceğim. Bu konuda 1998′i de kapsamayı öngören bir çalışmayı sürdürmeme rağmen, kendimi ‘meslekten’ bir edebiyat tarihçisi saymıyorum çünkü. Elbet bu sözlerim edebiyat tarihinin cahili olduğum anlamına gelmiyor ama bana tarihçinin mesleki kaygıları dolayısıyla öne sürme cesareti göstermeyeceği kişisel ve kurgusal düşünceler belirtme olanağı sağlıyor. Sadece şiir alanında kalacak ve ana doğrultuları saptamaya yönelik bir çaba harcayacağım:
Kabul edilebileceğini sandığım bir savım şu: Politik/ideolojik düzlemde olduğu gibi yazınsal düzlemde de Cumhuriyet’in yıktığı düzenle derin iç bağlantıları vardır. Tocqueville, 1856′da yayımlanan ‘Eski Rejim ve Devrim’ adlı uzgörülü yapıtında, Fransız Devrimi’nin yıktığı sınıfın/iktidarın ya da rejimin düşüncelerine çok şey borçlu olduğunu göstermiş ve “dünyada hiçbir şey yoktan varedilmez ve kaybolmaz” sözünü doğrulamıştır.
Cumhuriyet yıkıcıydı. Ama hızını birinci ve ikinci kuşak Tanzimatçılardan, Birinci ve ikinci Meşrutiyet dönemi muhaliflerinden almadığını iddia etmek çok zordur. Şu nokta önemle belirtilmelidir: ‘Düzeni oturtmak’ kaygısı, yeni bir toplum yaratmak ideali, rejimi doğal biçimde otoriter kılmış, Tanzimat’ın Batılılaşmacı aydınlarının siyasal açıdan daha güçlenmiş torunları olan Kemalistleri yeni rejimin ideolojik temellerini zayıflatabilecek düşünce, yazın ve sanat hareketlerine tahmin edilemeyecek ölçüde ‘duyarlı’ kılmıştır. Örneğin Bedri Rahmi Eyüboğlu, Paris’ten Türkiye’ye döndükten sonra Dadacılık, Gerçeküstücülük gibi akımların kaybolup gideceklerini öne sürmüştür.
Cumhuriyet dönemi edebiyatı ve sanatı, uzun yıllar kalım ve yıkım düşünceleri arasında biçimlenen ve günümüze de uzanan ‘gerilimli ilişkiler’ yansıtır. Gelenekten kesinlikli ‘kopuş’u isteyen de bu edebiyattır, geleneğe dönülmesi gerektiğini vurgulayan da bu edebiyat. Ama bu çelişkin arzuları geçmişten devralmıştır. ‘Zina’yı ve onun ekonomik/sınıfsal kökenini, töresel konumunu Namık Kemal kuşağı keşfetmişti. Ama köle kadına hak isteyen o kuşak, özgür kadından da ürkmüştü. Kısaca Türk Edebiyatı’ının kendi içinde tematik (izleksel) bir tarihinin yazılmadığını düşünüyorum. Örneğin, Türk şiirinin aşk anlayışı hakkında çok az şey biliyoruz. Tanpınar’ın Hamid’de “eski şiirin Zühre’sinin Venüs olduğunu” ve “Eros’un Türkçe’de oklarını denemeye başladığını ve bazen annesinin ayağının ucunda bile uyuduğunu” belirtmiş olmasına rağmen bu konuya eğilinmemesi bana son derece ilginç görünüyor. Tam da bu yüzden, Gölpınarlı, Divan Şiiri’nin homoerotik dış kabuğunun (mazmun) gizlediği iktidarın, ‘genel edilginleştirme’ ve ‘tabi kılma’ olgularını, uygulamalarını ve kurumlarını (içoğlanlığı, hadım ağalığı vb.), ne yazık ki yeterince değerlendirip anlamlandıramıyor. Dahası, Divan Şiiri’ndeki erkek eşcinselliği sorununu o dönemin meşruiyet ilişkileri içinde de değerlendirmiyor.
Bu değinmeleri şunun için yaptım: ‘Ulusal’ terimini sevmemekle birlikte kullanıyorum: Her ulusal ve tikel edebiyat, ulus denen toplumsal form belirli sınıflardan oluştuğundan ötürü farklı, çelişkin, dahası ‘karşıt’ tahayyül ve rüya görme biçimleri içerir. Bu noktada kişisel tahayyül ve tasarımlama gücü açısından bireyler arası farklılığı da anımsatmalıyım.
Entegral bir tarihçiliği gerçekleştirmeme olanak bulunmadığını belirttim. Doğrultular dedim: İşte ilk ikisi: Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl Kısakürek. Cumhuriyet dönemi şiirinin, en azından 1940′lara kadar gerçek enerji kaynağı bu iki addır. Peyami Safa ile Nâzım Hikmet’in yıldızlarının bir ara barışık olduğu biliniyor. Ama Kısakürek’in daha Nâzım’ın ’835 Satır’ının yayımlandığı 1928 yılından itibaren onun tam karşıtı bir poetikayı temsil ettiği söylenebilir. Ama bu noktada şu vurgu önemli görünüyor bana: Necip Fazıl da, Nâzım Hikmet de, içerik açısından gelenekçi ve parnasyen Yahya Kemal’den de, dil açısından tutucu ve sembolist Ahmet Haşim’den de hemen hiçbir şey almamışlardır.
Necip Fazıl’ın sonraları belirgin bir dinsellik ve bildirimsellik (declarative) kazanacak olan metafizik kaygısı, söylemek gerekir ki, Yahya Kemal’de de Ahmet Haşim’de de yoktur. Onun şiirinin merkezi figürü ‘kentli birey’dir. Benzetmelerini, eğretilmelerini kentin nesnelerinden, olgularından üretir:
Görürüm, çıkmışlar
kararmış çatılardan
Kemik bir kol nasıl
fırlarsa mezardan
Her an bir haberi
kollarmış gibi yukardan
Dipsiz maviliğin
esrarını kurcalar
Bacalar
Bu duygulanım, söylemek gerekir ki, Yahya Kemal’e de Ahmet Haşim’e de yabancıdır. Aynı şekilde, şu dörtlük de Heidegger’ci bir varoluş ürpertisi taşır ve iki usta şairin ölüm anlayışlarını farklı bir eğretilme düzleminde derinleştirir:
Geldi yorgun ve hazin
Bir şey sezdirmeksizin
Sularda kabrimizin
yolunu açan vapur.
Kendi sözleriyle “madde ötesini kucaklama buhranı”na sürüklenmekte olan Necip Fazıl, erotik şiirlerinde de bu türden ‘marazî bir duyarlık’ yansıtır:
Boynuma doladığım güzel putu görseler
İnsanlar öğrenirdi neye tapacağını
Kör olsam da açılır gözüm ona sürseler
İsa’nın eli diye bir kadın bacağını
Kuşkusuz Necip Fazıl, vasiyetinde bu şiiri red etmiş, yapıtından çıkarmıştır. Ama, bu vasiyet eleştirmeciyi ve tarihçiyi bağlamaz. Dolayısıyla Necip Fazıl’ın 1932′ye kadar yazdığı şiirlerin, cismanî/şehevî olanla ruhanî/ulvî olan arasındaki gerilimi fark etmiş, bu gerilimi marjinal bir çevrede ve bohemce yaşayan kentli birinin şiirleri olduğunu söyleyeceğim. Bu birey, psikopatolojik yapısı dolayısıyla gündelik yaşam deneyimleri içinde giderek yalnızlaşır, dahası ‘yabancılaşır’ ve ‘içine katlanır’. Şahsen, Necip Fazıl’ın ‘inanç dönemi’ şiirlerinin ikna gücünün de, şiirsel gücünün de ‘bunalım dönemi’ ürünlerinden çok geride olduğunu düşünüyorum.
Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’den hemen hiç etkilenmemiş olan Nâzım Hikmet de kentin şairidir. Ama onun en azından ilk dönem şiirlerindeki merkezi figür, ‘sorunlu birey’ değil, eylem ve kitle imgesidir. Seçtiği her şiirsel insan/ özne, ruhsal sorunların değil, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik sorunların dışlaştırımı için kullanılmaktadır. Asıl büyük özne ‘Proletarya’dır. Necip Fazıl’ın metafizik kaygısının karşısına Nâzım ‘politik kaygı’yı dikmektedir. Necip Fazıl’ın bireyinin kulağı “kendi ruhunun kanat sesinde”dir, Nâzım’ın bireyinin kulağı sokağa dönüktür: Makinaların, grev kararının yürürlüğe konmasıyla ‘zınk’ diye duran tramvayların, miting alanlarını dolduran kitlelerin sesini dinlemektedir. Kuşkusuz, tam bu yüzden Nâzım’ın bu dönem şiirine kazandırmayı başardığı ses de bir tür atonal müzik icra eden bir orkestranın sesidir. Haşim, bu sesi hem anlamamış hem de ürkmüştür bu sesten. Chopin’e karşı Schönberg ya da Renoir’a karşı Malevitch.
Nâzım Hikmet’in ‘Şeyh Bedrettin’e kadar olan ilk dönem şiirleri teknolojik/fütüristik olduğu kadar sinematografik/kontrüstivistik bir şiirdir. ‘Sanat Anlayışı’ ve ‘Üç Telli Saz’, ‘Salkımsöğüt’ ve ‘Bahri Hazer’ gibi şiirlerinde doğasal öğeler betimlenmez, tam tersine; görülür. Peyzajın çok ötesindeyizdir. Gördüğümüz bir at ve yere düşmüş sürücüsü, dalgaların üstündeki bir kayık değildir. Resimsel, yani durağan değildir görüntü; ‘sinemasaldır’, hareketi izleriz adeta. İnşa edilen binayı, hızla giden atlıları, inen ve çıkan kayığı görürüz. Bu hem bütün şiirsel aygıtın dönüştürülmesi hem de şiir okuma praksisinin dönüştürülmesidir. Böyle bir dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için İkinci Yeni’yi beklemek gerekecektir. Dolayısıyla Nâzım Hikmet’in yapıtını sadece politik/ideolojik açıdan okuyup değerlendirmek mümkün değildir. Necip Fazıl’ı da sadece İslâmî açıdan okuyamayacağımız gibi.
Bir ayraç: Necip Fazıl nasıl dünyevî/şehevî metafizik bir şiirden dinsel bir şiire evrilmişse, Nâzım Hikmet de ajit-prop ve tekno-fütürist bir şiirden derinlemesine tarihsel ve olgusal bir şiire evrilmiştir. Söylemek gerekir: Şeyh Bedrettin’de Divan Şiiri, az sayıdaki kimi şiirlerinde de Halk Şiiri sesine ve formlarına ilgi duymuş olsa da Nâzım sonuna kadar ‘yenilikçi’ kalmıştır. Hem siyasal/felsefi, hem biçimsel/biçemsel anlamda ‘gelenekçi’ olmadığı gibi popülist ve folklorist de olmamıştır. Bir noktayı belirtmem gerekiyor yine de: Nâzım Hikmet, şiirsel düzlemdeki büyük devrimciliğine rağmen, modern şiirin imge anlayışına uzak durmayı tercih etmiştir.
Benzetme ve eğretilmeyi, hem kendisinin hem de genel okurun duyarlılığına daha uygun buluyordu sanırım. Nâzım gibi komünist olan Aragon, Eluard ve Neruda’nın imge düzeneğini bulamayız onda:
Sevdiğin kadın
Bir gün seni sevmez olur
Ufak iş deme
Yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir içerdeki adama
İçerde dağları, deryaları düşünmek güzel
Bağları, bahçeleri düşünmek fena
Aragon’un “Kül renkli gökte fayans melekler” gibi bir dizesine rastlayamayız onda. Yine de ‘Saman Sarısı’, ‘Bir Yılbaşı Ağacı’, ‘Havana Röpörtajı’ gibi şiirlerinde modernist şiire eklemlenme çabalarını yansıtan yeni arayışlara yöneldiğini de söylemek gerekir. Kaldı ki, Nâzım Hikmet ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nda, bütün anlatı tekniklerini harmanlayan bu benzersiz yapıtıyla kendini kıyaslama dışı kılmış bulunuyor. Türkiye’nin politik/ideolojik koşullanmaları çerçevesinde kendisini izleyen ya da izlemek isteyen 1940 kuşağının ve sonrasının toplumcu gerçekçi şairlerinin şiirsel varlıklarına genel-geçer bir meşruiyet kazandıramamalarını bu türden bir benzersizlik statüsü sağlayabilecek özgünlükten yoksun oluşlarıyla açıklamak mümkün görünüyor.
‘Özgünlük’ sözcüğünü kullanır kullanmaz, Cumhuriyet dönemi şiirinin ‘cine qua non’ adı Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı anmak gerekiyor. Bence hâlâ aşılamamış bir başyapıt olan ‘Çocuk ve Allah’, 1940 yılında, yani Dağlarca 26 yaşındayken yayımladığında farkedilmiştir elbet, ama yeterince değil. Gerçi Dağlarca’nın ilk kitabı ‘Havaya Çizilen Dünya’da bile neredeyse etkilenmemiş bir şair olduğu söylenebilir ama ‘Çocuk ve Allah’, geleneksel söysel (ündeş, seci, evrime) ve anlamsal (benzetme, eğretileme, artsayış) sanatlardan hemen hemen kopuşuyla, imgeyi ve imgeseli öne sürüşüyle Necip Fazıl ve Nâzım Hikmet’inki kadar önemli bir çıkışı temsil eder. Metafizik kaygı kadar dünyasal kaygı da vardır bu şiirde:
Nasıl dönerler Allahım evlerine
Ne götürürler avuçlarında günden
Vaktaki sular karardı ötelerde
Nasıl geçer lahzalar yaşamanın üstünden
Nasıl örterler Allahım kapılarını
Neler bırakırlar dışarda
Ki başlar daima geceleyin
Nasıl bir hayat sokaklarda.
Dağlarca’nın hiç ilgilenmediği biliniyor ama, şiirinin bir tür gerçeküstücülüğe bitiştiği söylenebileceği gibi mistik ve sembolik öğeler taşıdığı da öne sürülebilir:
Taşlayınız beni merakla ve uzaklardan
Yeni bir şey keşfeder gibi
Bir hayvan kadar mağrur ve kanlıyım
Taşlayınız üstümdeki nasibi
Şehveti ve Allahı ayırt edemez
En eski bir çocukluk vakti kadar
Taşlayınız, heykeller gibi esrarımı
Memnun olsun yemyeşil ağaçlar.
Sözlük dağarı, kullandığı biçimler dolayısıyla kolay taklit edilebilir sanılır bu şiir. Ama taklit edilemezliği de buradan gelir. Çünkü hemen tanınır, ele verir kendini. Şiirsel gizilgücü yadsınamaz ama Celal Sılay’ın yürüyüşü bu yüzden engellenmiş gibidir. Okuyalım:
Kim gönderir satıcıları
Kapımın eşiğine salar
Ben nasıl alırım mallarını
Ancak kendilerine yetecek kadar
Gece örtülüyor üstüme
Uyutmak için zannederim
Kim yaşatıyor beni hâlâ
Cevap isterim.
Ya da şu dörtlük:
Ne kadar gıda yaratmış insan açlığı
Meyveye, suya rağmen
Ben nasıl doyarım su ile meyve ile
Sofralar dolusu yemek varken.
Emin Ülgener’in soluğu tam da bu yüzden kesilir:
Duyuyorum, bir sır gibi duyuyorum
Odamda geziniyor ruhum
Yine her akşam yattığım yerde
Yakılmakta mum.
Dağlarca korkusuzdur: Amiyanelik de ürkütmez onu yücelik de. Aynı anda dilinin mülkü kılabilir onları. Orhan Burian tam da bu yüzden onun şiirini cinnet ile deha arasında bir yerde değerlendirmek durumunda kalmıştı Tavlayı ve tavla oyuncusunu şiirselleştirmek kimsenin aklına bile gelmemiştir. Ama Dağlarca yazar:
Bir dev şehveti parlar
Talihi ta içerden kemiren güvede
Sararır parmaklarımız bir ışık azalmasından
Gelir bütün ihtimallere karşı
Kahvede
Uykusuz geceleri eski memleketlerin
Susamış hastalara su gerek
Bekliyorum dönüşünü toprağın bir taş kadar
Bir fincanın bilinmezle işlenmiş kıyısında
Çini maçini seyrederek
Bir aşk ve oyun masasındayım
Önümde siyah-beyaz bir düzlük
Gele atıyorum gele.
Zarla talih arasındaki bağlantıdan varlık-yokluk sorunsalına, toplumsal sorunlardan Vietnam Savaşı gibi siyasal sorunlara geçebilen Dağlarca’nın yapıtı, bir evren tasarımı ve bu tasarımın, gerçekleştirilmesi olarak görülmelidir. Tek kalmıştır Dağlarca. Kimse izinden gidememiş, o izi sürerken özgün bir yol sapağı bulamamıştır.
Garip Şiiri farklıdır bu yüzden, Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday’ın açtıkları yolu bir çok şair izlemiş, etki almış ama farklı şiirseller kurmayı başarmıştır. Örneğin Sabahattin Kudret Aksal, Necati Cumalı, Metin Eloğlu Garip şiirini aşmışlardır. Daha önce başkalarınca yapılmış bir saptamayı anımsamak gerekir. ‘Garip’, sadece en yetkin temsilcilerini Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’de bulmuş olan geleneksel şiire değil, yazınsal sanatlar bağlamında o şiirin bazı öğelerini kullanmayı sürdüren Nâzım Hikmet’in devrimci şiirine de karşı çıkmıştır. En azından ilk yıllarında. Sanatsız bir şiiri öngörmüştür Garipçiler. Halkın gündelik dilini kullanarak onların gündelik yaşamını yansıtmak istemişlerdir. Orhan Veli, ‘Garip’in birinci baskısındaki yazıda “bir takım ideolojilerin söylediklerini bilenen kalıplar içine sıkıştırmakta hiçbir yeni, hiçbir sanatkârane hamle yoktur” diyerek bu tutumu açıkça belirtir. Gerçi ikinci baskıda ideolojileri sözcüğünü “nazariyelere” dönüştürmüştür ama politik/ ideolojik olanla arasındaki mesafe değişmemiştir. Kuşkusuz Orhan Veli de Nazım gibi “müreffeh sınıfların zevkini” dillendirmeyen bir şiiri savunuyordu ama bunu daha çok bir zevk ve eda sorunu olarak konumlandırıyordu: “Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdaafasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak, san’ata onu hakim kılmaktır”. Bu zevk arayışını ‘küçük adam’ın gündelik yaşamının enstantanelerinde, sözel ve durumsal şoklarında ya da şaşırtmacalarında arayacaklardır: Örneğin Oktay Rıfat şöyle yazar:
Yaramazlık eden çocukları
Kömürlüğe kapatırlar
Hırsızlara verirler
Tavana asarlar bacağından
Peki ama hepside mi yaramaz
Polonya çocuklarının.
Garipçiler, sözcüklerin ve kimliklerin ‘hiyerarşik düzen’ini bozmuş, dışlanmış, yasaklamış olana toplumsal meşruiyet kazandırmışlardır. Nasırdan fahişeye:
Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden
Tabakam senin yadigârın
“İki elin kanda olsa gel” diyor
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yârim.
Kuşkusuz Garipçiler, geçen yıllarla politikleşecek, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, hatta Orhan Veli, belli ölçüde, sözcüğün olumlu anlamında, ‘şairaneleşerek’ Nâzım’ın doğrultusunu çağrıştıracaklar ve 1960′tan sonra ise çıkış noktalarından çok uzaklaşmış bir şiir kuracaklardır. Anday, daha ilk kitabı ‘Rahatı Kaçan Ağaç’ta verir bunun işaretini:
Kendimde iyilik ve doğruluk hissediyorum
Büyük bir yolculuğa başlangıç
Ey haksızlığın ve yalanların amansız düşmanı aklım
Ve ey kalbimdeki sonsuz aşk
İkinize güveniyorum.
Anday’da dönüşüm içerden ve usul usul olmuştur denebilir. Değişimin şiirsel ve düşünsel öğeleri zamanla farkedilir. Akmıyor gibi görünen bir ırmağın iç hareketi gibidir. Buna karşılık Oktay Rifat, 1957′de ‘Perçemli Sokak’la önceki şiirini beklenmedik biçimde paranteze alır. Kitabın başındaki yazısında “bir kelime sanatı, bu yüzden bir görüntü sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenemeyeceğinden anlamla da bağlı kalması istenemez’ der. Böylece İkinci Yeni hakkında Muzaffer Erdost’un “İkinci Yeni bir, şey anlatmaz” ve İlhan Berk’in “İkinci Yeni’nin anlamdan anladığı bir anlamsızlık anlamıdır” şeklindeki tanımlarını paylaşır. Kuşkusuz, Türk şiirinin bugün ulaştığı yerden okunduğunda ‘Perçemli Sokak’taki şu dizeler artık sanıldığından çok daha az anlamsız geliyor:
Raf raf atlara karşı
Güneş kokulu kız
Aslanlara yedirir çocukluğunu
Göğsünü örten kumların
Boyunu aşan sazları arasında.
Artık, şiirin bir anlam sanatı olmaktan çok bir imge sanatı olduğu, imgenin ise benzetme ve eğretilemeyle ‘özdeşlenemeyeceği’ kavrandı. İkinci Yeni üzerinde odaklanmadan kurumsal öne sürmeleriyle değil ama şiiriyle bir dönüşüme yol açtığını söylemem gereken Attilâ ilhan üzerinde duracağım. Tocqueville’in “devrimin eski rejimin içinden doğduğuna, onun tarafından hazırlandığına” ilişkin düşüncesine değindim konuşmamın başında. Yeniden anımsatıyor ve şunu eklemek istiyorum: Attilâ İlhan’ın hem Garip şiirini hem de aktif realistler diye adlandırdığı Nâzım Hikmet’i izlemek isteyen Toplumcu Gerçekçi şiiri eleştirirken içerik açısından dokunaklı/coşumcu (patetiko-romantik), biçimi/biçem açısından ise süslemeci/benzetmeci bir yönelim gösterdiğini ve yürürlükteki şiiri hırpaladığını söylemek gerekir. Buradan bakıldığında, İlhan, sonradan en ağır eleştirileri yönelteceği İkinci Yeni’nin şiirsel/düşünsel önkoşullarını hazırlamıştır. Özellikle duyarlık ve imge (İlhan ‘image’ diye kullanır) üzerine yaptığı vurgular önemlidir. Gerçi, İkinci Yeni’nin geleneksel şiirimizin yaslandığı duyarlıkla ilintili olduğu söylenemez ama imge, dilin hemen bitişiğinde, temel sorundur. Onun duyarlığı imge düzeneğinin ürettiği görüntüler düzleminde belirir. Belirsizlik karşısındaki fenemenolojik deneyim biçimidir denebilir bu duyarlığa. İmgesel alanı genişleterek beklenmedik duygulanımsal efektlere yol açar.
Bu noktada Atilla İlhan’ın yolu düzleştirenler arasında bulunduğunu söylemek gerekir:
bıyıkları kazınmış bir liman sabahı kerpiç
vinçler beni allaha kaldırıyorlar
sağ gözümde yulaf sol gözümde pirinç
kamyonların ağzında bıçak benim ağzımda hınç
bir bacanın göğsünde çarmıh ötekinin mezar
şaraba girmiş tayfalar şaraba ve korkunç
neden böyle içtiklerini öğrenemeyeceksiniz.
Yazım kurallarını ve noktalama işaretlerini kaldıran biçimiyle de bu ses, söylemek gerekir ki, farklıydı ve kentliliği ve bireyliği keşfetme yolundaki genç okurları çekiciydi. Attila İlhan’ın coşumcu şiirinde modern şiirin, daha genelinde modern sanatın evrenine açıldı genç şairler.
Sadece şiire özgü değildi yaşanan dönüşüm. 1960′lara girilirken, tüm alanlarda, resimde, müzikte, tiyatroda yeni beklenti ve merak alanları açılmıştı. Atonal ve elektronik müzik, geometrik soyut ve soyut resim, absurd tiyatro örneğin. Buna varoluşçu yazın yapıtlarının sıkıntı, bunaltı, seçme, özgürlük gibi konuları ve kavramları da eklenince kültürel ortamın tümünde değişim özleminin uyandığını söylemek gerekir. Toplumsal meşruiyet kazanmış bulunan Garip Şiiri de Toplumcu gerçekçi Şiir de, hemen hemen ‘klişeleşmiş’ izlekleri, konuları, biçim ve biçemleriyle genç şairleri de genç okurları da çağırıcı görünmüyordu. Ayrıca gündelik yaşamda da 1950 sonrasının dönüşümleri yaşanıyordu. Dünya Savaşı süresince benimsenmiş ‘perhizci ideoloji’ terkedilmişti, maddesel dönüşümleri izleyerek. Ulaşım politikası demiryolundan karayoluna geçmiş, bu; kentler arası iletişimi genişletmiş, ithalat rejimi piyasada mal bollaşmasına ve çeşitlenmesine yol açmıştı. Sinema sayesinde Amerikan yaşam biçimi bir özlem noktası haline gelmiş, popüler eğlence ve kültür ürünleri ortalığı kaplamıştı. Rock’n Roll söyleniyor. Louis Armstrong havaalanında caz müziği çalınarak karşılanıyordu. Klee bilindiği gibi Art Tatum da biliniyor, Çaykovski’nin yanında Schönberg de dinleniyordu. Kuşkusuz, özellikle yazar, çizerler ve muhalefet üzerinde baskı vardı ama emekçi sınıf ve kesimler arasında büyük bir memnuniyetsizlik yoktu. Görece refah yaygınlaşmıştı. İkinci Yeni’nin oluşumunda maddesel ve kültürel yaşamdaki tüm değişmeleri göz önünde bulundurmak gerekir. Onu sadece siyasetten kopuk bir kaçış olarak değerlendirmek olası değildir. Toplumcu Gerçekçi Şiir’in şabloncu siyaset söylemine alışmış bulunanlar İkinci Yeni’nin alt katmanında yerleşik bulunan, Orhan Duru’nun deyişiyle “gaddarca bakışı” yeterince farkedememiştir. Örneğin 1956′da ‘Kambiyo’ şiirinde şöyle diyordu Ece Ayhan:
İstemiyorum biliyorsun
geceleri kapkara düşünceli şapkasız
birdenbire sokaklar arasında raslanmış bir kambiyo
siterlinle dolarla lirayla biliyorsun istemiyorum
Sabahlara kadar dövülmüş bir kadın
öznel pencereler bir de kent dikkat ettinse
neden böyle çırılçıplak olduğumuzu
şimdi daha iyi anlıyorsun değil mi
neden dövülmüş bir kadın.
Tabii o tarihte, bu şiirin 1970′lerde şu biçimi alacağını da kimse tahmin edemezdi:
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine! dir.
Oğuz Demiralp, İkinci Yeni’nin “bağdaşık bir akım olmadığını, dolayısıyla sanat akımlarına özgü bütünlükten yoksun olduğunu” belirtirken haklıdır. Gerçekten de Turgut Uyar ve Edip Cansever’in şiirleri Ece Ayhan’ı çağrıştırmadığı gibi birbirlerini de çağrıştırmazlar. Her biri yerleşik şiirsel dile karşı çıkmış ama kişisel seslerini korumuşlardır. Garip Şiiri’nin ve Toplumcu Gerçekçi Şiir’in ortalama kişisine karşı, yine Demiralp’in sözleriyle “özne olarak şair kişi”yi seçtiler Cansever ve Uyar. Gerçekten de, şairin öz sesidir duyduğumuz. Örneğin Cansever, Tragedyalar V’te yer yer bir tiyatro oyununun biçimini dener. Ama ister Stepan’ın, Vartuihi’nin ya da Baba Armenak’ın monoğlarında ister diyaloglarında olsun, alttan alttan hep Cansever tonunu ve izleklerini duyumsarız. Şöyle der Stepan Lusin’e:
Korkunçtur, bana kalırsa adımıza
Hazırlanmış bir oyun var bizim
Hepimizi yalnız bıraktıkları bir oyun
Ve bilirler, insanlar yalnız kaldıkça
Konuştukları dil de değişir
Sonunda hiç anlaşamazlar
Öyle ki
Bir zaman parçası içinde, bir durumun
Değişmez akışında, tekdüze
Kalırlar bir sıkıntı avcısı gibi
Ve bir gün anlarlar ki, bir güç değildir artık yalnızlık
Ve bunu anlayınca, işte tam o zaman Lusin
Aşıvermek isterler bu zamanla durumu
Koşarlar, koşarlar, tam sınırına gelince
Sanki o tel örgülere yapışmış gibi
Bir duman oluverirler ya da kaskatı
Bir kömür parçası, bir ceset
Nedir bu durumda insanın anlamı?
Kuşkusuz bu biçim/biçem, bu içerik, ‘Yerçekimli Karanfil’in ‘Ey’ şiirine hiç mi hiç benzemez:
Bu böyle kimin gittiği? Sen dur ey!
Belki de ellerimiz mi? biraz ince, biraz da çok kelimeli
Bu sanki niye durduğumuz mu? açıkken sevişme bölgeleri
Ay, pencere, göz! Siz git ey.
Ama ‘Tragedyalar’a, ‘Kirli Ağustos’a, ‘Oteller Kenti’ne varmak için buradan geçmek gerekliydi. İkinci Yeni, kalıpları kırdı: Dilin, imgelemin ve düşlemin kalıplarını. Sonra her şair kendi evrenini kurdu ya da İlhan Berk’in sevdiği sözcükle konuşursam, kendi mitosunu üretti. Yeri gelmişken hemen belirtmek gerekir: İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever ve Cemal Süreya’ya oranla çok daha deneyci bir şair olarak kaldı. Dolaşımdaki dilden kopmaya özen gösterdi. Dolaşımdaki duyarlıktan da. Anlamı dış gerçeklikte değil imgenin, sözcüğün kendisinde aradı. Ama yine belirtmek gerekir ki, gün geldi toplumsal ve siyasal gerçek, yadsınmaz biçimde şiiri de kapsadı, onu kendisine katılmaya zorladı. İlhan Berk’i bile:
Yavaş sessiz senin buyruğunda toplanır altın yavaş sessiz
Yavaş sessiz senin buyruğunda dağılır buğday yavaş sessiz
Yavaş sessiz buyruğunda bölünür halkın ekmeği
Seninle hızla kararır bozulur ipek seninle hızla
Hızla düğümlenir bulanır su seninle
Körelir seninle hızla emeğin tarihi
Ve seninle yavaş yavaş çıkar bakıra kuvarsa, tunca
yavaş yavaş acının uzun uzun yazılan adı.
1960-1990 arasını kapsayan 30 yıl içinde üç askeri darbe yaşayan Türkiye’de şiirin de büyük harfle yazılan ‘tarih’ tarafından kuşatılmaması olanaksızdı. Şu an bulunduğumuz noktada, Türk şiirinin artık akımlar dönemini kapadığı söylenebilir. Akımlar ya da akımsılar bitti. Zaten batı’daki anlamında Gerçeküstücülük türünden bir akım hiç olmadı Türkiye’de. Şimdi, kişisel tarihler/ coğrafyalar, mitoslar dönemindeyiz.
Ancak yazıyı bağlamadan, özellikle 1980′den sonra kendini belirginleştiren İslâmcı Şiir’in yükselişine de değinmek istiyorum. Bu şiir, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, İlhami Çiçek, Arif Ay vb. gibi adlarında ve eylemci soldan katılan İsmet Özel’de görüldüğü kadarıyla doğrudan modernist şiirle bağlantılı gibi görünüyor bana. Örneğin Karakoç’un ilk şiirlerinin İkinci Yeni ile tuhaf bir hısımlığı olduğu söylenebilir. Daha genç şairlerde de günümüz şiirinin soyutlamacı ve imgeci eğiliminin ağır bastığı öne sürülebilir. Ama bu şiir, gündelik yaşamın acılarına, yoksunluklarına ve reel yaşama itirazı ile de dikkati çekmekte, mistik içeriğiyle olduğu kadar siyasal yönsemesi ile de canlılığını kanıtlamaktadır. Bu şiirin evrilmesinin de günümüzün dünyevî/lâik şiirinin evrilmesine bağımlı olacağını düşünmemize izin verecek belirtiler olduğunu söyleyebileceğimizi sanıyorum. Örneğin Necip Fazıl’dakine benzer ‘sekter bir dindarlık anlayışı’nın sürekli beyanına rastlanmaktadır. Rahmetli İlhami Çiçek’in şiirinde gizilgüç halinde bir günah ve zina korkusuna ilişkin imgelere rastlanmaktadır. Korkunun varlığı, söylemek gerekir ki, arzunun varlığının da göstergesidir.

Bitirirken şunu söyleyeceğim: Günümüz şiirinin gelişimi, son kertede, Türk toplumunun somut koşullarına bağlı olacaktır, geçmişinde de olduğu gibi. Bir dil sanatı olan şiir, sanıldığından çok daha fazla ideolojik ve polito-dilseldir. Seçtiği sözcükler ve ürettiği imgeler, şairi istesin istemesin bir yere, bir dünya görüşüne ait kılar.
Şiiri bu kara delik’ten kurtarma yolundaki bir girişim Somut Şiir’dir. Türkiye’de pek az yandaşı bulunan, dünyadaki etkinliği de hayli azalmış görünen bu şiir, Max Bense’nin sözleriyle, okurla “iletişimi anlamın anlaşılması yoluyla değil düzenlemenin anlaşılması yoluyla” sağlamayı öngörmektedir. Kısaca, daktilonun, bilgisayarın olanaklarının verdiği bir görselliğe yaslanmaktadır. Ama Somut Şiir’in şansının olabileceğini kestirmek olası değil.
 
                                                                           Ahmet Oktay
                                                  (Gösteri, Kasım-Aralık 1998)

 www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


  • Şair-Edip

    Get the Flash Player to see the slideshow.
  • çevrim içi

  • Ne Var Ne Yok