POETİK YAZILAR / Her imge bir tufan yaratmalıdır – Louis Aragon

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

 POETİK METİNLER / Her imge bir tufan yaratmalıdır – Louis Aragon
Şair, sazını eline al… Evet ama, sabah gazeteni okuduktan sonra, saçmalıkları ve bağışlanmayacak pislikleri gördüğünde
Hiçbir şey söylemeden, alabildiğine konuşmak; şairlere özgü olan buysa eğer, kötü, Bu hiçbir şeyi, şair olmayanların bir şeyiyle karşı karşıya koymak gerekiyor çünkü. Tözde iddialı olmak, yine töz adına bunu zorunlu kılar. Hiçbir zaman şiir olarak adlandırmadığım gerçek şiirsel anlatımla, diğer anlatımlar arasında, düşünceden gevezeliğe kadar varan bir uzaklık bulunur.
Bu arada, şiirsel hiçlik, öylesine evrensel bir kavram haline gelmiş ki, şairlerin dilinden düşürmedikleri, süsleyip püsledikleri bir şey olmuştur. Sonra da bu serabın oyuncağı olmuşlar ve burunları havada, hiçbir şey söylememe hakkına sığınmışlar. Fakat daha fazlasının olanaksızlığı nedeniyle, bu durum, sessizliklerinin de anlamlı olmaya başlamasına dek sürdü. Bir de, gariptir, her zaman, bu optik yanılsamanın kurbanlarından birisi çıkar da, türleri karıştırarak yüreğindekileri söylemeye kalkınca ötekilerin ifrit olduğu görülür. Bir kadının, hayatındaki erkeğe aşk dışında her konuda üstün geldiği gün, eğer bu erkek şairse, tutkusunun nasıl da hemen, tek varlığını açığa vuran sözlerle onu başka birine dönüştürdüğünü; ve bu nedenle çağdaşları arasında arılık payesinden dem vuranların gözünde birdenbire nasıl şüpheyle karşılanan biri durumuna düştüğünü tahmin edebilirsiniz. Türlerin karışmasına gelince…
Tanrı aşkına, siz hiç yangın görmediniz mi? Gecenin ortasında gecelikli kanlar, herifler sıvışırken, ve alevlerle kalaslar yaygaracı bebelerin odalarının üzerine çökerken, entellektüellerin tüm ipekten kağıtları tutuşurken ve pencerelerden altın saatler fırlatılır, mücevher çekmecelerini kivilerin basar ve pelüş kanepeleri kızıl kurtarıcıların suyu ıslatırken, bu yangın, türleri karıştırmanın en iyi örneğini vermiş olmaz mı? İnsanın, içinden geçenleri anlatmak istemesinden doğal ne var! Günün endişeler içinde çırpınan utanç anlayışı, elinde tuttuklarının uygulama için .yetmediği inancındadır. Durum böyleyken, aşk yerine, —bu inançtakilerin kitabına göre— gittikçe yükselen bir sesle politika işitilmeye başlanırsa, işte o zaman kıyamet kopar. Çünkü, kurtçuklar ayağımın başparmağını ezerken, ne pahasına olursa olsun, susmam gerekir.
Şair, sazını eline al… Evet ama, sabah gazeteni okuduktan sonra, saçmalıkları ve bağışlanmayacak pislikleri gördüğünde ve yalnızca askerlik süresine ve Fas savaşına karşı çıkıp, sözde, ihtiyatları itiatsizliğe iten kişiler, bilinmeyen yerlerde otuz yıl, on yıl hapislere çarptırıldığında, bütün bunlara duygulanmak gibi olağanüstü bir yüzsüzlük göstermek yerine, çeneni kapa!
… Şiir yericilerin çok kullandıkları bir formüle göre, kullanım sırasında eşdeğerlilik kazanan ‘şiirsel çözümler’ ya da ‘mizahi çözümler’, hiç de gülünç olmayan anlamsızlıklardır: yeteneksiz kimselerin küçük taklalarına benzerler ve terimlerde çelişki yaratmaktan başka bir. şeye yaramazlar. Yenilerde, kaçış vb. kavramlardan yana olanlar ise, üçüncü sınıf öğretmenlerinin kelime hazinesinden topladıkları bu bayağı aptallıkları, lirik olduğunu sandıklan bir biçimde kullanarak eski etkinliklerine kavuştular. Gezgin satıcılar, biraz, şu matematik anahtarlarını andıran diziyle, tabldottaki beyni sulanmışlıklarla, gezgin satıcılıklar ve sahte şiirlerle tükenmiş bir gençlik, ve boyuna, yinelemenin soslarıyla lekelenmiş bir sistemin peçetesinin düğümlenmesi… Gülmecenin şiir için olumsuz bir koşul olarak kabul edilmesi, açıklıktan uzak bir deyiştir; fakat bu, şiirin olabilmesi için, mizahın, önce karşı şiir soyutlamasını gerektirdiği anlamına gelmektedir. Birden, bir makara iplik, mizahın içinde yaşama kavuşur, eğer şairseniz onu, ansızın güzel bir kadın ya da şarkı söyleyen mercanlar içinde dalgaların fısıltısı haline getirirsiniz; gülmecenin şiirin şartı olmasında dolaylı olarak söylemek istediğim işte buydu. Lautrea-mont’u saymazsak, büyük şairlerde ne büyük bir mizah vardır!
Özü fırtına olan şiirde, her imge bir tufan yaratmalıdır.
Eğer gerçeküstücü yöntem uyarınca kederli budalalıklar yazıyorsanız, ortaya çıkacak olan yalnızca kederli budalalıklardır.

 

                                                           Louis Aragon
                                                     Çeviri: Erdoğan Alkan

 

 

 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Gelenekçiler ve İlericilik – İsmet Özel

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

 POETİK YAZILAR / Gelenekçiler ve İlericilik – İsmet Özel
Gelenekçilik ve ilericilik: Aynı eğilimin iki yüzü bunlar. Bakmayın gelenekçilerin ve ilericilerin birbirleriyle didiştiklerine, dövüşlerini bile aynı şeyi savunarak yaparlar. Bir kısmı, geçmişten getirilen değer ve kurumların gerekliliği üzerinde ısrar ederken, karşı taraf gelecekte elde edilecek kurum ve değerlerin övgüsünü yapıyor. Doğrusu, her biri kendi savunduğu yanı ayakta tutabilmek için karşı çıktığı cephenin görüşlerine muhtaç. Geleceğe doğru bir zincirin devam ettirilmesi için geçmişten uzatılan halkaların sağlam tutulması gerek, geçmişin halkalarının sağ ve esen tutulması da zincire yeni halkaların eklenmesini kaçınılmaz kılar. Bu iki taraftan biri için çarpışan öteki tarafa mühimmat sağlamak zorundadır. Gelenekçiler de, ilericiler de kendi savaşlarını yürütebilmek için zihin kalıplarına, metafizik temellere, varsayımlarla yüklü bir tanıtlama mekanizmasına bağlı, bağımlıdırlar.
Şiir okumak isteyen kimse gelenekçiliğin ve ilericiliğin entelektüel yükünü bir yana bırakmadıkça giriştiği işin altından kalkamayacaktır. Şiirin ne gelenekle, ne de beklenen hayatla başı hoş değildir. Geçmiş ve gelecek şiir için (ve içinde) yabancılaştırıcı öğelerdir. Şiir okumanın hasadı ancak bilinmeyen eski ile tanışılmamış yeni arasında toplanır. Şiir okumak, ancak “şimdi”nin olağanüstü vuruculuğu, tadılan somut yaşama anının tazeliği ve uyancılığı ile doğru çizgiye oturur.
Gelenekçilik yoluyla olsun, ilericilik yoluyla olsun bir “tevâlî”ye teslim olmuş kafalar şiirin gerçekliğine ulaşamaz. İçinde bulunulan “müthiş zaman parçası”nın önemini bir önceki veya bir sonraki zamanla değiştirme yanlısı kimseler yaşamadaki uyanıklığı terk etmiş, şimdiki zamanı gölgede bırakıp kendilerini uyuşturmuş kimselerdir.
Şiir okumak gelenekçinin gereksindiği bir olay değildir, çünkü şiir okumakla zihnimizde geçmişe ait bir kurumu veya geçmişin değer ölçülerinden birini yerli yerine oturtmuş, gelenekçi tutumumuzu haklılaştırmış olmayız. Tam tersine şiir geçmişe dair imalarında bizim o güne kadar hesaba katmadığımız bir boyut getirerek kalıplaşmış ölçüleri sarsar. Zaten şiir, şiir vasfını kazanabilmek için geride kalmış olan bir hayat parçasını deşmek, teşrih etmek, bize bilincine varmadığımız bir yanını işaret etmek zorundadır.
Yine, şiir okumak ilericinin de gereksinimi dışında kalacaktır. Çünkü şiir hiçbir zaman atılacak yeni bir adımın basamağı olamaz. Bu sağlamlıktan yoksundur. Peki, şiir bize geleceğin ulaşılmaya değer bir yanını ya da doğrudan doğruya geleceğin el uzatmaya değer olduğunu söyleyemez mi? Evet, ama dikkat edin, bu durumda, gelecek şimdiki zamanın bizinin bir parçasıdır. Nitekim şiirde geçmiş de önceye ait bir kategori olmaktan çıkar.
Bütün bunları söylemekle gelenekçi ve ilerici olarak tanınan şairlerin gerçekte şair olmadıklarını, onların izleyicisi olup da gelenekçi ve ilerici eğilimler besleyen insanların gerçekte hiçbir zaman şiir okumadıkları yargılarına varmak istiyor değilim. Sadece şunu söylüyorum: İdeolojik konumu ne olursa olsun bir şair gerçek parıltıyı ancak gelenekçiliğe ve ilericiliğe musallat olan “tevali” zincirini kırdığı, hazır düşünme kalıplarını parçaladığı zaman ele geçirebilir. Şiir okuyanlar da eğer şiir yoluyla herhangi bir şey sağlama durumuna geçerlerse, bunu ancak hazırda bulundurdukları anlayışlarının dışına çıkarak başarabilirler.
Hiç akıldan çıkarılmaması gereken doğru şudur ki şiir konusunda genellemeler düzeyinde kalan her açıklama noksandır. Şiirden (ve belki de bütün sanatlardan) söz ederken konulan, konulmaya çalışan kurallar her somut durumda sarsılabilir. Her şairin belirgin bir dünyası, her şiirin oturmuş, belirgin bir maddesi vardır. Eğer şiir üzerine konuşulacaksa genel sözlerin, her özel durumda yeniden gözden geçirilmesi, en azından o özel durum uğruna daha da derinleştirilmesi kaydıyla konuşulmalıdır.
 
 
                                                               İsmet Özel

 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Garip-Önsöz – Orhan Veli Kanık

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

  POETİK METİNLER / Garip-Önsöz – Orhan Veli Kanık
Şiir, yani söz söyleme san’atı, geçmiş asırlar içinde bir çok değişikliklere uğramış; en sonunda da, bugünkü noktaya gelmiş. Bu noktadaki şiirin doğru dürüst konuşmadan bir hayli farklı olduğunu kabul etmek lâzım. Yani şiir bugünkü haliyle, tabiî ve alelade konuşmaya nazaran bir ayrılık göstermekte, nisbî bir garabet arzetmektedir. Fakat işin hoş tarafı, bu şiirin bir çok hamleler neticesinde kendini kabul ettirmiş, bir an’ane kurmak suretiyle de mezkûr acaipliği ortadan kaldırmış olması. Yeni doğup bugünün münevveri tarafından terbiye edilen çocuk kendini doğrudan doğruya bu noktada idrak ediyor. Şiiri kendine gösterilen şartlar içinde aradığından, bir tabiileşme arzusunun mahsulü olan eserlerini tabiî kabul edişinden gelmekte. Ona buradaki izafiliği göstermeli ki, öğrendiklerinden şüphe edebilsin.
*
An’ane, şiiri nazım dediğimiz bir çerçeve içinde muhafaza etmiş. Nazmın belli başlı unsurları vezinle kafiyedir. Kafiyeyi ilk insanlar ikinci satırın kolay hatırlanmasını temin için, yani sadece hafızaya yardımcı olmak maksadiyle kullanmışlardı. Fakat onda sonradan bir güzellik buldular. Onu, hikmeti vücudu aşağı yukarı aynı olan vezinle birlikte kullanmayı bir maharet saydılar. Şiirin de menşeinde, diğer san’atlarda olduğu gibi, böyle bir oyun arzusu vardır. Bu arzu iptidaî insan için nazarı itibara alınabilecek bir ehemmiyetteydi. Halbuki insan o zamandan beri pek çok tekâmül etti. Bugünkü insan öyle zan ve temenni ediyorum ki, vezinle kafiyenin kullanılışında kendim hayrete düşüren bir güçlük, yahut da büyük heyecanlar temin eden bir güzellik bulmayacaktır. Nitekim bu rahatsız edici hakikati görmüş olanlar, vezinle kafiyeye “ahenk” denilen yeni bir şiir unsurunun ebeveyni nazariyle bakmışlar, bu yeni nimete dört elle sarılmışlar. Bu şiirde eğer takdir edilmesi lâzım gelen bir ahenk varsa, onu temin eden şey, ne vezindir, ne de kafiye. O ahenk vezinle kafiyenin dışında da, vezinle kafiyeye rağmen de mevcuttur. Fakat onu şiirde şuurlu hâle getirip anlayışları en kıt insanlara bile bir ahengin mevcut oluğunu haber veren şey vezinle kafiyedir. Bu suretle farkına varılan, yani vezinle, kafiye ile temin edilen bir âhenkten zevk duyabilmek yahut da lâkırdıyı bu basit ölçüler içinde söylemeyi maharet sayabilmek; safdilliklerin herhalde en muhteşemi olmalıdır. Bunun haricinde bir âhenge inanmaksa, onun şiir için ne kadar lüzumsuz, hattâ ne kadar zararlı olduğunu biraz sonra anlatacağım.
*
Vezinle kafiyenin her şeye rağmen birer kayıt olduğunu da kabul edelim. Bunlar şairin düşüncesine, hassasiyetine hükmettikleri gibi lisanın şeklinde de değişiklikler yapıyorlar. Nazım dilindeki nahiv acaiplikleri vezinle kafiye zaruretinden doğmuş. Bu acaiplikler belki de, ifadeyi genişletmesi itibariyle, şiir için faydalı olmuştur. Hattâ onların, nazım endişelerinin dışında dahi baş tacı edilmeleri ihtimali vardır. Fakat bu kuruluş bazılarının kafalarına “şiir dilinin kendine hâs yapısı” diye dar bir telâkki getirmiş. Bu çeşit insanlar bir takım şiirleri reddederlerken “konuşma diline benzemiş.” diyorlar. Köklerini vezinle kafiyeden alan bu telâkki, hakiki mecrasını arayan şiirde hep ayni izafi garabeti bulacak, onu kabul etmek istemiyecektir.
*
Lâfız ve mâna sanatları çok kere zekânın tabiat üzerindeki değiştirici, tahrip edici hassalarından istifade eder. Bilgisini, terbiyesini geçmiş asırlara borçlu olan insan için bundan daha tabiî bir şey yoktur. Teşbih, eşyayı, olduğundan başka türlü görmek zorudur. Bunu yapan insan acaip karşılanmaz, kendine hiç bir gayri tabiilik isnat edilmez. Halbuki teşbihle istiareden kaçan, gördüğünü herkesin kullandığı kelimelerle anlatan adamı bugünün münevveri garip telâkki etmektedir. Hatâsı, muhtelif sapıtmalarla gelişmiş bir şiir anlayışını kendine çıkış noktası yapmasıdır. Yazının peyda olduğu günden beri yüz binlerce şair gelmiş, her biri binlerce teşbih yapmış. Hayran oluğumuz insanlar bunlara bir kaç tane daha ilâve etmekle acaba edebiyata ne kazandıracaklar? Teşbih, istiare, mübalâğa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.
*
Edebiyat tarihinde pek çok şekil değişiklikleri olmuş, yeni şekil, her defasında, küçük garipsemelerden sonra kolayca kabul edilmiştir. Güç kabul edilecek değişiklik, zevke ait olanıdır. Böyle değişmelerin pek seyrek vukua geldiğini; üstelik, bu suretle meydana çıkan edebiyatlarda da her şeye rağmen değişmiyen, yine devam eden, hepsinde müşterek olan bir taraf bulunduğunu görüyoruz. Bugüne kadar burjuvazinin malı olmaktan, yüksek sanayi devrinin başlamasından evvel de dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka hiç bir işe yaramamış olan şiirde, bu değişmiyen taraf; müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiş olmak şeklinde tecelli ediyor. Müreffeh sınıfları yaşamak için çalışmaya ihtiyacı olmayan insanlar teşkil ederler. O insanlar geçmiş devirlerin hâkimidirler. O sınıfı temsil etmiş olan şiir lâyık olduğundan daha büyük bir mükemmeliyete erişmiştir. Ama yeni şiirin istinat edeceği zevk, artık, ekalliyeti teşkil eden o sınıfın zevki değil. Bugünkü dünyayı dolduran insanlar yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda buluyorlar. Her şey gibi, şiir de onların hakkıdır, onların zevkine hitap edecektir. Bu, mevzuubahis kitlenin istediklerini eski edebiyatların aletleriyle anlatmaya çalışmak demek de değildir. Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak, sanata onu hâkim kılmaktır. Yeni bir zevke ancak yeni yollarla, yeni vasıtalarla varılır. Bir takım nazariyelerin söylediklerini bilinen kalıplar içine sıkıştırmakta hiç bir yeni, hiç bir san’atkârane hamle yoktur. Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize, irademize hükmetmiş, onları tâyin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların, o sıkıcı, o bunaltıcı tesirinden kurtarabilmek için, o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz. Mümkün olsa da “şiir yazarken bu kelimelerle düşünmek lâzımdır” diye yaratıcı faaliyetimizi tehdit eden lisanı bile atsak. Ancak bu suretledir ki, kendimizi alışkanlıkların sürüklediği gayri tabii inhiraftan kurtarmış; safiyetimize, hakikatimize irca etmiş oluruz.
*
Tarihin beğenerek andığı insanlar daima dönüm noktalarında bulunanlardır. Onlar bir an’aneyi yıkıp yeni bir an’ane kurarlar. Daha doğrusu kurdukları şey içlerinden gelen yeni bir kayıtlar sistemidir. Ancak ileriki nesillere intikal ettikten sonra an’ane olur. Büyük san’atkâr namütenahi kayıtların içindedir. Fakat bu kayıtlar, hiç bir zaman, evvelkiler tarafından vazedilmiş değildir. O; kitapların öğrettiğinden daha fazlasını arayan, san’ata yeni kayıtlar sokmaya çalışan adamdır. 17′nci asır Fransız klasisizmi kaideci olmuş, fakat an’aneperest olmamıştır. Zira kaidelerini kendi getirmiştir. 18′nci asır yazıcıları daha çok an’aneperest oldukları halde san’atkârlıkları bakımından an’aneyi kuranlar seviyesine yükselememişlerdir. Çünkü kayıtları hissetmemişler, öğrenmişlerdir. Bir şeyin ya lüzumunu, yahut da lüzumsuzluğunu hissetmeli, fakat her halde, hissetmelidir. Lüzumu hissedenler kurucular, lüzumsuzluğu hissedenler yıkıcılardır. Her ikisi de cemiyetlerin fikir hayatı için devam ettirici insanlardan daha faydalıdırlar. Bu çeşit insanlar belki her zaman muvaffak olamazlar. Yaptıkları işin tutunabilmesi, işin içtimaî bünyedeki tebeddüllerle olan münasebetine ve bu tebeddüllerin ehemmiyetine tâbidir. Ademi muvaffakiyetin sebeblerinden biri de yapmanın, yapılması lâzım geleni bilmekten farklı oluşudur. Bir insan kurduğunu mükemmelleştiremiyebilir. Fakat kendisini hemen takip edecek olana kıymetli bir temel tevdi eder. Ya bir yol gösterir, yahut bir yolun yanlış olduğunu söyler. Bu insan bir davanın bayraktarı, sıra neferi veya fedaisi demektir. Bir fikir uğrunda fedaî olmayı göze almış insan takdirle, minnetle karşılanmalıdır. Bununla beraber fedaî olmayı göze almış insanın ne takdire ihtiyacı vardır, ne de teşvike. Çünkü bunlar ondaki emniyet hissine hiç bir şey ilâve etmiyecektir. En koyu irtica hareketlerinin cesaretinden hiç bir şey eksiltemiyeceği gibi…

Ben, sanatlarda tedahüle taraftar değilim. Şiiri şiir, resmi resim, musikiyi musiki olarak kabul etmeli. Her san’atın kendine ait hususiyetleri, kendine ait ifade vasıtaları var. Meramı bu vasıtalarla anlatıp bu hususiyetlerin içinde kapalı kalmak hem san’atın hakikî kıymetlerine hürmetkar olmak, hem de bir cehde, bir emeğe yer vermek demek değil mi? Güzel olanı temin edecek güçlük herhalde bu olmalı. Şiirde musiki, musikide resim, resimde edebiyat bu güçlüğü yenemiyen insanların başvurdukları birer hileden başka bir şey değil. Ayrıca bu san’atlar, öteki san’atların içine girince hakikî değerlerinden de bir çok şeyler kaybediyorlar. Meselâ bir şiirde âhenktar birkaç kelimenin yanyana gelmesinden meydana çıkmış bir musikiyi, nağmelerindeki tenevvü ve akorlarındaki zenginlikle muazzam bir san’at olan sahici musiki yanında küçümsememeye imkân var mı? Mahreçleri ayni olan harflerin bir araya toplanmasıyle vücuda gelen “ahengi taklidi” de bu kadar basit, bu kadar âdi bir hile. Ben bu gibi hilelerden zevk duymanın, o ahengi şiirde hissetmekten gelen bir memnuniyet olduğuna kaniim. İnsan anlaşılmaz sandığı bir şeyi anladığı vakit memnun olur. Bu memnuniyeti, anlaşılmaz sanılan eserin muvaffakiyeti addetmek insanın kendini muharrirle bir tutmak, yani kendi kendini beğenmek arzusundan başka bir şey değil. Bu itibarla halk tarafından sevilen eserler en kolay anlaşılanlar oluyor. Meselâ musiki zevkleri yeni teşekkül etmeye başlamış insanlar Tchaikoıvsfci’nin; mevzuu Napoleon’un Moskova seferinden alınmış, vak’aları, resim gibi, hikâye gibi tasvir edilmiş olan 1812 uvertürü’nü hayranlıkla dinlerler. Yine onlar için Saint-Saens’m, ölülerin gece saat on ikiden sonra mezarlarından kalkıp raksedişlerini, sabahın oluşunu, horozların ötüşünü, iskeletlerin tekrar mezarlarına girişini anlatan Danse Macabre’ı ile Borodin’in; bir kervanın su ve çıngırak sesleri arasında ilerleyişini anlatan Asya’nın Steplerinde isimli eserleri en büyük musiki eserleridir. Bence, musiki gibi ifade vasıtası fevkalâde geniş bir sanatta tasvirle avlamak gibi basit bir hileye müracaat, bestekâr için göz yumulamıyacak derecede büyük bir kusur. Halkın, yukarıda anlattığım cinsten bir infériorité kompleksine bağlı olan bu hissini, hiç bir büyük san’atkâr istismar etmemeli. San’atkâr, kendini verdiği san’atın hususiyetlerini keşfetmek, hünerini de bu hususiyetler üzerinde göstermek mecburiyetindedir. Şiir bütün hususiyeti edasında olan bir söz san’atıdır. Yani tamamiyle mânadan ibarettir. Mâna insanın beş duygusuna değil, kafasına hitabeder. Binaenaleyh doğrudan doğruya insan ruhiyatına hitabeden ve bütün kıymeti mânasında olan hakiki şiir unsurunun musiki gibi, bilmem ne gibi tâli hokkabazlıklar yüzünden dikkatimizden kaçacağını da hatırdan çıkarmamalı. Tiyatro için çok daha lüzumlu olan dekora itiraz ediyorlar da, şiirdeki musikiye itiraz etmiyorlar.
Apollinaire, Calligrammes adlı kitabında, şiire bir başka san’at daha sokuyor: resim. Faraza bir yağmur şiirinin mısralarını sayfanın yukarı köşesinden aşağı köşesine doğru dizmiş. Yine ayni kitapta bir seyahat şiiri var; harfleriyle kelimelerinin sıralanışı gözümüzün önüne vagonlardan, telgraf direklerinden, aydan, yıldızlardan mürekkep bir tablo çiziyor. İtiraf etmek lâzım gelirse, bütün bunların bize bir yağmur havası, bir seyahat havası verdiğini, yani Apollinaire’in başka bir sanata ait bir takım dalaverelerle bizi şiirin havasına soktuğunu söylemek icabeder.
Apollinaire, böyle bir hileye müracaat eden tek adam değildir. Resmi, şekil üzerinde şiire sokanlar çok. Meselâ Japon şairleri, çok kere, mevzularını, kamışlar, göller, mehtaplar, hasır yelkenli kayıklar ve çiçeklenmiş erik ağaçlarına benzeyen şekillerle anlatırlarmış. Hâşim, alev kelimesinin eski harflerle yazılışında sahici alevi hatırlatan bir sihir bulurdu. Bu misalleri teker teker zikredişim şiirin musikiden olduğu gibi resimden de istifade edebileceğini anlatmak içindir.
Musikiden istifadeyi kabul eden şair neden resimden, hattâ daha ileri gidilirse, heykelden yahut mimariden de istifadeyi düşünmesin? Oysaki heykelden istifade resmin bile hakkı değil. Resmi bir aralık hacimleştirmeye kalkışmış olan Picasso, bugün her halde bu hatasını anlamıştır. Yalnız dikkat edilirse görülür ki, verdiğim misaller bizi şiire sokulan resmin sadece şekle ait tarafı üzerinde durdurmakta. Böyle bir şiir henüz mes’ele yapılacak kadar ehemmiyet ve taraftar kazanmamış. Halbuki, bir de resmi şiire mâna halinde sokan şairler, bu şairleri tutan büyük de kalabalıklar var. Onlar bütün meziyetleri tasvir olmaktan ibaret yazıları şiir addetmekte güçlük çekmiyorlar. Halbuki o yazıların şiirliğini kabul etmemek lâzım. Bu noktai nazarı müdafaa edenler, fazla ileriye gitmedikleri zaman, fikirleri akla yakınmış gibi görünür. Kendilerine hak vermek isteriz. Zannederiz ki, tasvir şiirin şartlarındandır, her şiir de az çok tasvirîdir. Bu yanlış düşünce şiirin ifade vasıtasının lisan oluşundan ileri geliyor. Lisanın cüz’leri olan kelimeler ya doğrudan doğruya eşyanın, yahut da fikirlerimizin ifadeleridir. Mücerret fikirler tekemmül etmiş kafalara harici âlemle alâkasızmış gibi görünür. Halbuki, insan denilen mahlûkun, en mücerret fikirleri bile bir müşahhasla beraber düşünmek yani onu daima maddeye, daima eşyaya irca etmek temayülü vardır.
Böyle olunca kelimelerin yanyana gelmesile meydana çıkacak sanatın gözümüzün önüne tabiattan bir çok şeyler getireceğini de tabiî karşılamalı. Fakat bu tabiî karşılama hiçbir zaman şiirin bütün servetinin bu kelimelerle hatırlanan bir dünyadan, bütün kıymetinin de bu dünyanın güzelliğinden ibaret olacağı neticesine varmaman. Şiirde tasvir bulunabilir. Ama tasvir -hattâ san’atkârın tamamen kendine hâs görüş adesesinden dahi geçmiş olsa- şiirde esas unsur olmamalı. Şiiri şiir yapan, sadece, edasmdaki hususiyettir; o da mânaya aittir.
Fransız şairi Paul Eluard’ın dediği gibi “bir gün gelecek, o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak.”
*
Edebiyat tarihinde her yeni cereyan şiire yeni bir hudut getirdi. Bu hududu âzami derecede genişletmek, daha doğrusu, şiiri huduttan kurtarmak bize nasiboldu.
Oktay Rifat, bir mektubunda, bu fikri mektep mefhumu üzerinde izaha çalışıyor. Diyor ki: “Mektep fikri; zaman içinde bir fasılayı, bir duruşu temsil ediyor. Sür’at ve harekete mugayir. Hayatın akışına uyan, dialectique zihniyete aykırı düşmiyen cereyan sadece mektepsizlik cereyanı.” Fakat hudutsuzluk yahut mektepsizlik vasfı şiirde tek başına, ayrı bir şekilde bulunabilir mi? Şüphesiz hayır. Bu vasfın insana bir çok yeni sahalar keşfettireceğini, şiiri bir çok ganimetlerle zenginleştireceğini tabiî addetmeli. Bizim, kendi hesabımıza, bu hudut genişletme işinde ele geçirdiğimiz ganimetlerin başlıcaları arasında saflıkla basitlik var. Şiirlik güzeli bunlardan çıkarma arzusu, bizi şiirin en büyük hazinesi olan, insanı hayatının bütün safhalarında kurcalıyan bir âlemle yakından temasa sevkediyor. Bu âlem de tahteşşuur. Tabiat, zekânın müdahalesi ile değiştirilmemiş halde, ancak burada bulunabiliyor. Keza insan ruhu burada bütün giriftliği, bütün kompleksleriyle, fakat ham ve iptidaî halde yaşıyor. İptidaîlikle basitliğin bir hususiyeti de bu girifttik olsa gerek. Hislerin, yahut heyecanların, tecrit edilmişlerine ancak ruhiyat kitaplarında rasgeliriz. Bunun için faraza bir şehvet şiiri yazmıya çalışan şair, bir hasislik hissini anlatmak için sayfalar dolduran muharrir bizi hayatın olsun, şeniyetlerin olsun, dışına sürüklüyorlar. Safiyetle basitliği çocukluk hâtıralarımızda ayni zenginlik, ayni giriftlik ve tecride karşı duyulan ayni düşmanlıkla buluyoruz. Allanın sakallı bir ihtiyar, cinlerin kırmızı cüceler, perilerin beyaz entarili kızlar şeklinde tasavvuru, bozulmamış çocuk kafasının mücerret fikre tahammülü olmadığını gösteriyor.
“Şiiri en saf, en basit halde bulmak için yapılan, insan tahteşşuurunu karıştırma ameliyesi”nin symboliste’lerin kabul ettiği gibi içimizdeki bir takım gizli tellere dokunma, yahut Valéry’nin, yaratıcı faaliyeti izah eden, “gayri şuurda olma” nazariyeleriyle karıştırılmamasını isterim. Bu hususta bizim arzumuza en çok yaklaşan san’at cereyanı surréalisme cereyanıdır. Ruhî otomatizmi fikir sistemlerinin ve sanat anlayışlarının çıkış noktası yapan bu insanlar vezni ve kafiyeyi atmak mecburiyetinde kaldılar. Ruhî otomatizmle zekâ hokkabazlığının gayrikabili telif şeyler olduğunu gören insan için bu zaruret de aşikârdır. İkisinden birini tercih etmek lüzumunu vazıh şekilde ortaya koyan ve “bütün kıymeti mânasında olan şiir” için bu küçük hokkabazlıkları fedadan çekinmiyen surrealiste’ler elbette takdire lâyık görülmeli*.
* Surrealisme’den bir kaç defa böyle sevgi ile bahsetmemizden olsa gerek -ya surrealisme’i, yahut da bizim şiirlerimizi okumamış bazı insanlar- hakkımızda yazılar yazarken, bizi bu isimle isimlendirdiler. Halbuki surrealisme’le, burada bahsettiğim iştirakler dışında hiç bir alâkamız olmadığı gibi her hangi bir edebî mektebe de bağlı değiliz.
*
Kısmen haklı bulduğumuz otomatizm fikri bizim memlekette, bu mektebin tam bir izahı diye kabul edilmiş. Halbuki bu, sadece bir çıkış noktası. Burada, bizim tarafımızdan olduğu gibi onlar tarafından da şiirin esas işçiliği diye kabul edilen “tahteşşuuru boşaltma” ameliyesinin daima bir cezbe haliyle müterafık olmadığını ilâve etmeliyim. Eğer böyle olsaydı herkes san’atkâr olurdu. Halbuki san’atkâr, elde edilmiş bir melekeyi rüya ve saire cinsinden haller dışında da kullanabilen adamdır. Kıymeti olsun, büyüklüğü olsun bu melekeyi kazanış ve kullanışmdaki maharetle ölçülür. Mümareselerle elde edilmiş bir şuurun insana, tahteşşuur dediğimiz kuyuyu kazabilecek kudreti getirdiğini Freud’ü çok iyi bilen bir doktor ve sanatı fikirleriyle başabaş bir şair olan Breton bundan senelerce evvel söylemiş.
Bu kudret acaba nedir? Ruhî hayatın yazılaşmış faaliyetlerinde şuurun kontrolü -az olsun, çok olsun- her zaman mevcuttur. Yani tabiî şartlar içinde tahteşşuuru yazı haline getirmemiz imkânsızdır. O halde imkânsız olan bu hâli melekeleştirmeye kalkmak büsbütün lüzumsuz bir gayret sayılmaz mı? Muhakkak ki, bu meleke tahteşşuuru boşaltmak melekesi değildir. Olsa olsa tahteşşuuru taklit etme melekesidir. Tahteşşuurda bulunan şeyler nasıl şeyler? Onu bir san’atkâr bir âlimden çok daha iyi, çok daha derin hisseder. Eseri de bu hissedişin taklidinden başka bir şey değildir. Sanatkâr mükemmel bir taklitçidir.
Usta san’atkâr, taklitçi değilmiş gibi görünür. Çünkü taklit ettiği şey orijinaldir. 19′uncu asırda yaşamış realist muharririn anlattığı tabiat orijinal değildir; zekâ tarafından taklit edilmiştir. Onun için eser kopyenin kopyesidir. Basitlikle iptidaîlik, ikisi de, san’at eserine hakikî güzelliği getirirler. İyi bir san’atkâr onları çok güzel taklit eder. Bu işi yapan adama “basit adam, iptidaî adam” dememek lâzımdır. San’atın senelerce çilesini çekmiş, namütenahi merhalelerden geç mis bir şairi günün birinde acemi bir eda ile karşınıza çıkmış görürseniz birdenbire menfi hükümler vermeyiniz. Böyle bir şair “acemiliği taklif’de güzellik bulmuş olabilir. Bu taktirde o, acemiliğin ustası olmuş demektir.
Bütün bunlar gösteriyor ki san’at pek de öyle otomatizm işi falan değil, bir cehit, bir hüner işiymiş. Halbuki biraz evvel sürréaliste şairlerden bahsederken “ruhî otomatizmi fikir sistemlerinin çıkış noktası yapan bu adamlar vezinle kafiyeyi atmak zorunda kaldılar” demiştim. Mademki insan böyle bir otomatizme inanmıyor ve mademki bütün cehdin bir taklidden ibaret olduğunu meydana çıkartabiliyor, o halde vezinle kafiyeyi de kabul etsin. Vezinle kafiyenin ortadan kalkmasına sebep olan şey sadece otomatizm fikrine bağlanış olsaydı bu düşünce belki doğru olabilirdi. Halbuki vezinle kafiyeyi mühimsemeyişte başka sebepler de var. O sebepleri şimdilik mevzuun dışında sayıyorum.
“Vezinle kafiyenin ortadan kalkmasına sebep olan şey sadece otomatizm fikrine bağlanış olsaydı bu bağlanışın yersiz olduğu anlaşılınca vezinle kafiyenin de şiirdeki mevkini alması icabederdi” dedim. Halbuki etmezdi. Çünkü sürréaliste şairler şiire taklit yolu ile sokacakları tahteşşuuru hakikatmış gibi göstermek istiyeceklerdi. İşte bu yüzden vezinle kafiyeyi kullanmamak mecburiyetinde idiler. Çünkü onlar taklit edilecek şeyi bilmenin kâfi olmadığını, taklitte de usta olmak lâzım geldiğini idrâk etmiş insanlardı. Eğer böyle olmasaydı biz onların samimiyetlerine inanmıyacaktık. San’atkâr bizi, söylediklerinin samimî olduğuna da inandırmalı.
*
Şiirde hücum edilmesi lâzım geldiğine inandığım zihniyetlerden biri de mısracı zihniyettir. Bir şiirde bir tek berceste mısraın kifayetine itikat şeklinde tezahür eden ve ilk bakışta insana basit görünen bu zihniyeti, şiirin kötü bir hususiyetine bağlanışın gizli biri ifadesi olduğu için mühim buluyorum. Şiirde bir “bütün”ün lüzumuna inananlar bile mısralar arasında bir takım aralıklar kabul eder, bu aralıkları birbirine rapteden mâna yakınlıklarını şiirdeki örülüsün mükemmeliyeti için kâfi sayarlar. Bu telâkki belki de hücum edilmeğe değecek kadar sakat bir telakki değildir. Fakat insanı şimdi bahsedeceğim hususiyete ve o hususiyetten zevk alma tehlikesine götürdüğü için buna da meydan vermemek lâzımdır. Şiir öyle bir bütündür ki, bütünlüğünün farkında bile olunmaz.
Sıvanmış, boyanmış bir binanın tuğlaları arasındaki harcı göremeyiz. Bina tamamiyetini ancak bu harçla temin ettiği zamandır ki, onu teşkil eden tuğlaları teker teker görmek, onların vasıfları üzerinde düşünmek fırsatını elde ederiz.
Mısracı zihniyet, bize, mısraların olduğu gibi, onun parçaları olan kelimelerin de tetkiki, tahlili imkânını verir. Kelime üzerinde düşünmek, onun, güzelliğini, yahut çirkinliğini tesbite çalışmak; şiire, kelime halinde, mücerret bir “şiir unsuru” telâkkisi getirmiştir. Yüz kelimelik bir şiirde yüz tane güzellik arayan insan vardır. Halbuki bin kelimelik bir şiir bile bir tek güzellik için yazılır. Tuğla güzel değildir. Sıva güzel değildir. Fakat bunlardan terekküp eden bir mimari eseri güzeldir. Buna mukabil agat, helyotrop, gümüş gibi maddelerden bir bina yapılabileceğini farzedelim. Eğer bu bina, maddelerin taşıdığı güzellik dışında bir güzelliğe malik değilse san’at eseri sayılmaz. Görülüyor ki haddizatında güzel olan kelimenin şiire malzemelik etmesi şiir için bir kazanç değil. Eğer söyleniş tarzlarını, kullanılış şekillerini de beraber getirmiş olmasalardı, bu kelimelerin şiire bir zararı da olmazdı. Fakat ne yazık ki o kelimeler ancak muayyen şekillerde söylenebiliyor. Yani, kendi edalarını kendileri tâyin ediyorlar. İşte eski şiirin yukarıda bahsettiğim hususiyeti bu edadır, ismi de “şairane” dir.
Bu edaya bizi kelimeler getirmiş. Fakat şiir zevkini, şiir telâkkisini bugünkü cemiyetten alan insan çok kere aksi cihetten hareket etmekte, yâni o kelimelerden evvel şairâneyi tanımaktadır. Bu edayı getirebilecek kelimelerden müteşekkil lügat; yazarken şairane olmak isteyen, okurken de şairâneyi arayan insanın kafasında zaruri olarak meydana gelir. O lügatin çerçevesinden kurtulmadıkça şâirâneden kurtulmaya da imkân yok. Şiire yeni bir dil getirme cehdi işte böyle bir kurtulma arzusundan doğuyor. “Nasır” ve “Süleyman Efendi” kelimelerinin şiire sokulmasını hazmedemiyenlerse şairâneye tahammül edebilenler, hattâ onu arayanlar, hem de bilhassa arayanlardır. Halbuki “eskiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel de şairanenin aleyhinde bulunmak lâzım.”

                                                     

                                                            Orhan Veli Kanık
                                                               (Garip, 1941)

 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Genç bir Şaire öğütler – Max Jacop

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

 POETİK METİNLER / Genç bir Şaire öğütler – Max Jacop
Nedir ki, sanat, etki yaratmak da değildir. Ama hiç mi hiç. Bu mesele üzerinde insan kendini yoklamalı. Paris mahallelerinin yoksul-luğunty anlatmak istiyorsanız kadifelerden sözaçacak değilsiniz. Yeter ki bir karşıtlık çizmek istemiş olmıyasınız.

Apollinaire, antoloji şiirleri’nden, yani kusursuz şiirlerden ürkerdi. Belki hakkı da vardı. Nedir ki, kusursuz şiiri, sanata saygı göstermek için yazmayı da bilmeli.’ Sonra daha yapılacak başka şeyler de var. Çok şeyler.
Evet evet dilbilgisi, söz sanatı, vezin ve Özellikle sesbilgisi öğrenin. Gerisini de unutun.
İlham.
ilhama inanıp inanmadığımı soruyorsunuz, değil mi? Tabiî inanırım. Hem buna sezgi denir. Buna beden istekleri denir. Bu, ilham alan kişiye göre değişir, insanoğlu meleklerden de cinlerden de ilham alabilir. Bu iş için çeşit çeşit melekler, çeşit çeşit cinler vardır. Ama periler arasında dâhi olanlarımda vardır. Bir sanatçı, ilham verici dehaya erişirse,- eleştirmeciler onun için: “Dehası var” derler. Tevrat’ta Yakub’un merdiveni Tanrıya yaslanmıştır; melekler bu merdivenle gökyüzüne inip çıkarlar. Periler, insanlardan beceriksiz, gezegen yaratıklardır. Demek ki, Tanrının tanıklığına dayanarak, onların o züğürt ilhamları üzerinde tartışılabilir. Gelgelelim, hatırı sayılır meleklerde vardır. Ama nedir, onlara yaraşır olmak da gerekir. Ya da onları, Tanrılara yaraşır temiz bir yürekle karşılamak gerekir diyelim. Öte yandan hırsızlık, cinayet ve inatçılık aşılıyan ilham cinleri de vardır. Sizi onlardan koruması için dua edin Tanrıya.
Demekki ilham, dizginlenmelidir.
Kendinizi yoklayın. Buna, düşünce, çifte kavrulmuş düşünce, kendini yaşıyor görmek, başkalarını yaşıyor görmek adları verilir.
îç dünya budur.
insanlar, şair olmak için yarım-cinaslarla biten ve aynı uzunlukta olmıyan mısraları alt alta dizmenin yeteceğini sanıyorlar. Oysa, şair olmak için, ilkin insan, sonra da sair-insan olmak -gerekir. Öteki türlü, domuzdan daha gülünç bir kuşcağız olup çıkıverirsiniz. Şairliğe kalkışan delikanlıların elele vermesi, doğrusu ya, gülünçtür. Buna karşılık, yeniden dirilen’ Isa İle söylesen o havariler gibi, güzellikle söyleşen zeki insanlar topluluğuna diyecek yoktur.
Sıkılmamağa bakın. Cansıkıntısı, şiir alanında günâhların en büyüğüdür. Cansıkıntısı şiirin cehennemidir. Hadi bir tanesi, dünyanın, bilimlerin, dillerin ve aşkın dört bucağını dolaşmış olan Byron’un sıkıntısı, bir şeylere benzer diyelim.
Ama sıkıntı’nın böylesine o kadar az raslanıyor ki; en doğrusu hiç söz açmamak bundan. (Gülünç olmamak için.)
Doğrusu ya, halk, edebiyatı umursamıyor. Nedir ki, bizim de yığınların beğenisine göre yazdığımız söylenemez. Yok, halkın beğenisine göre yazıyorum derseniz, o vakit her şeyi değiştirmek gerek. İşte o vakit, halkın beğenisini incelemek, her kelimede ona hizmet etmek gerek: Onun o pis aşklarından sötaçmak, cehenneme onunla birlikte inmek gerek.
Bir örnek : Edgar Poe’nun KUZGUN şiirinde bir lâmba, menekşe rengi kadifeden bir koltuk, Pallas’ın bir büstü* çalışmalar ve hayaller içinde geçen bir gece vardır. Etkilerin en ulu olanına varabilmek için dekorun nasıl hazırlanmış olduğuna bakın. Uy anam . . .
insan yaratmak için istediği etkiyi bilmeli, her şeyi o etkiye göre ayarhyabilmeli.
Nedir ki, sanat, etki yaratmak da değildir. Ama hiç mi hiç. Bu mesele üzerinde insan kendini yoklamalı. Paris mahallelerinin yoksul-luğunty anlatmak istiyorsanız kadifelerden sözaçacak değilsiniz. Yeter ki bir karşıtlık çizmek istemiş olmıyasınız.
Demek ki, belli başlı noktaları seçmelisiniz. Bu konu üzerinde derinleşmek için Rus romanlarını inceleyin. Ben Gogol’un Ölü Canlarım size sakk vereyim. Ölü Canlar’da evlerin, mobilyaların manzarasıyla insan karakterlerinin nasıl canlandırıldığını görebilirsiniz.
Yeni buluşlar!
Sanatı kurtaran yeni buluşlardır. Yaratma, buluşların yeşerdiği yerdedir ancak. Her sanatın kendine göre buluşları vardır. Beklenmedik bir yere bir bemol ya da . bir diyez yerleştirmeyi düşünmek, bir buluştur. Yeni bir mazmun (ah, ne de az Taslanır) bir buluştur belki. Yerine oturmuş bir renk, bir eser çapında yepyeni bir orantıdır.
Fakat gerçek buluşlar, düşüncelerin ya da duyguların tutuşmasından doğar.
Buraya, o baş belâsı “basmakalıp sözler” tartışması sokuşturula-bilir. Basmakalıp söz, konuşmalarda kolaylığı sağlıyan bir. paroladır; bu da duyguya sırt çevirmekte işe yarar. Bir şair, kelimelerin ‘topunu yaşamak zorundadır, şair olmıyanların buna vakti yoktur; basmakalıp sözler adı verilen kolaylık köprüleri bunun için, yaratılmıştır. Şair kaç okka basmakalıp söz kullanacağını kestirebilir, ama o, onlara, alısamıyacağından korktuğu vakit başvurur ancak. Karanlık deyimlere saplanmadan yeniliğe erişebilmek için, hazırlop ‘formüllere uymı-yan kelimelerin ne zaman kullanılacağını bilen de odur.
Şiir, bir tutuşmanın, içten bir kaynaşmanın sonucu ise mutlu demektir. İşte o zaman anlaşılmamaktan korkmamak gerekir. Hüner, şiirin mutlu olup olmadığını bilmektedir. Mutlu şiir, güzel ve makarnalık olmıyan musikisinden Ötürü saklanır. Apollinavre’in şiirleri arasında mutlularını araştırın, birkaç tane ya bulursunuz ya bulamazsınız. Mutlu gür, kelltfelli, ahenkli, akıcı, pırıl pırıl parlıyan’ şiirdir; Öyle ki, onu işiten en hımbıl köylü bile: “Ah, ne güzel,-” derde, “Bu da ne demek?” demez.
“Buda ne demek?” Bize heyecan veremiyen şairleri bu sözle azarlarız. Azarların içinde en ağında budur.

                                                            Max Jacob
                                                       Çeviri: Salâh Birsel

 
 
 
 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Eleştirmen – Ahmet İnam

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

POETİK YAZILAR / Eleştirmen – Ahmet İnam
Eleştirmen, yapıt yaşayandır. Eleştirmeni olduğu yapıtı duyar, anlamlandırır, yorumlar. Değerlendirir.
Eleştirmen, yapıta yaşayışı, yaşantılarıyla yaklaşır. Okur da yapıtı yaşayabilir. Nedir, okurla eleştirmenin farkı? Eleştirmen yaşadığını işler. Yapıta çevirir. Eleştirdiği yapıtı yaşayarak, bu yaşantılarını işleyerek kendi yapıtına, eleştiri yapıtına dönüştürür. Herhangi bir okur, genellikle yaşantıyla yetinir, yaşantıda kalır. Yaşantısını diğer yaşantılara katabilirse de yapıta dönüştürmeyebilir.
İçim yok. Bulsam. Dışıma çıkacağım. İçimdeki ayna bir uçurum. İçime düştüğüm için çıkamıyorum dışıma. Dışımdaki biçime. İnsanlara. Yüzlere. Nasıl bakıyorum yüzlere? Doğru ürküye. Korkuya. Kalakalmaya. Afakanlara. Basmaya. Kendime. Kendimi. Kendimin saklandığı mağarayı basıp, kendime çıkmaya. Kendimin yüzüne bakmaya. Kendimlerin yüzüne bakmaya. Kendime merhaba demeye
Nasıl yaşanır yapıt? Eleştirmen, fiziksel algılamasından kalkarak, bu algılamanın yer aldığı, kültürel anlam çerçevesinin içinde, dilbilimsel, tarihsel, toplumsal, ruhsal boyutlarıyla karşılaştırdığında, yapıtın, bir geleneğin devamı olduğunu görür. İlişkili olduğu, anlattığı dünyayı kavrar. Yapıt, dünyayı, insanı, yaşamı bir anlam dağarcığı ile sunar. Her edebiyat yapıtı bir anlam dünyası içindedir. İşte eleştirmen yapıtı yaşayarak, anlam dağarcığı ile ilişkiye geçip, onun anlam dünyasının içine girer.
Yetkin, bütüncül bir eleştiri, inceleme,anlamlama ve değerlendirme bileşenlerinden oluşur. Yine de, bir çok eleştiri bu üç bileşenin tümünü içinde taşımaz. İnceleme, yapıtı, filolojik, dilbilimsel, bilimler arası disiplinlerle (sosyal bilim dalları, onların kendi aralarında oluşturdukları yeni dallar (sosyo-ekonomi gibi), doğa bilim dallarıyla ortak dallar (nöro-linguistik gibi)),geleneksel edebiyat incelemesi yöntemleriyle de birleşerek gözden geçirir. Özelliklerini saptar. Değerlendirme, eleştirinin estetik değer biçme boyutunu oluşturur. Eleştirmenin kendini ortaya koyduğu, estetik yargılar içeren, edebiyat yapıtının diğer yapıtlar arasındaki yerini, önemini, değerini belirleyen çalışmalardır.
Yapıtın yaşanması, anlamlamanın gerçekleşmesi demektir. Her edebiyat yapıtı, yaşam karşısında insanın deneyimlerini sunar. Yaşama verdiği anlamı dillendirir. Yapıt, insan yaşantısının anlamla yoğrulduğu, deyim yerindeyse anlamlandırıldığı, bir anlam dağarcığı taşır içinde.Eleştirmen, yapıtı yaşarken bu anlam dağarcığıyla, yapıtın anlam dünyasının içine girer. Bu yaşantı, dilsel anlamların ardına düşer de, yapıtın anlam dünyasının öte yüzüne,arka alanına ya da ard alanına geçebilirse, anlam dünyası derinliğine yaşanmış olur. Dilsel anlamların düzeyinde kalmayıp, yapıtın kültürel, giderek metafizik anlamını yaşayabilen eleştirmenin yapıtı, bu arka alana geçemeyen bir diğer eleştirmeninkine göre daha yaratıcıdır.
İnceleme boyutunda da yaratıcı olabilme olanağı vardır. İnceleme, bilgiyle pekiştirilmiş bir yaşantı donanımı ister. Kalıpların, mekanik düz teknik uygulamalarının, kuru, basmakalıp çözümlemelerin incelemeyi sıradanlaştıracağı açıktır. Akademik görünümlü inceleme çalışmalarında,inceleyici yapıtı yaşayamadığı, onun anlam dağarcığına ulaşıp, anlam dünyasına giremediği için, bir kuruluk, sığlık sezilir. Eleştirmenin ya da inceleyicinin yapıtın anlam dağarcığına ulaşmadan, anlam dünyasına girmeden incelemeye kalkışması doğru değildir.
Anlam dağarcığı, bizi dil ötesi anlam dünyasına götürecek, yapıtın dünyaya anlam vermelerinin anlam vermesini, yorumlanmasını sağlayacak malzemedir. Dilsel, ruhbilimsel, dilbilimsel, toplum bilimsel, tarihsel, kültürel, ekonomik…kaynaklardan beslenir. Yapıt bize insan yaşantılardan bir kesit ya da kesitler sunar. Bu yaşantıları dillendirir, diliyle, anlatımıyla, bu yaşantıları anlamlandıracak bir malzeme hazırlar.Dilin anlam çözümlemeleri bu yaşantı birikimi üzerine kurulur. Eleştirmene yapıtın anlam dünyasına girmesi için bir köprü bir merdiven oluşturur. İşte bu geçişi sağlayan donanıma anlam dağarcığı diyorum. Örneğin bir divân şiirini yaşayan eleştirmen için anlam dağarcığı, şiirin sözcüklerinin tek tek anlamlarının toplamından oluşmaz. Sözcük anlamları, şiirin kültür atmosferi içinde, şairin yaşam atanındaki özel anlamlarla birleştiğinde anlam dağarcığını oluştururlar. Eleştirmen bu dağarcıkla anlam dünyasına girer. Başarabilirse, bu anlam dünyasının ardına, metafizik anlam alanına geçer.
Çağımız insanı bir anlam aşınması yaşamaktadır. Yaşamın, yaşamdaki yerinin anlamı konusunda, gerekli anlam yenilenmeleri, anlamlamalar, gerçekleştiremediği için, anlam sağlığı bozulmuştur. Bu noeziyatrik sorunu, tıpsal ve psikolojik sorunlarının içinde kaybolması yüzünden görememektedir. (Noêsis, anlam verme, iatreia sağlığa kavuşturma anlamında. Eski Yunanca’dan devrişme iki sözcük. Bir araya getirilince Noeziyatri gibi bir sözcük çıkıyor, Türkçe okunuşuyla. Anlam sağlığı olarak kullanıyorum. Bu sözcüğü!) Anlam yılgınlığı, bıkkınlığı çeken çağımız insanı deyim yerindeyse hiponoezi’den, anlam yoksulluğundan çekmektedir. Eleştirmenin gücü, yapıt yaşantısında bu yoksulluğu kırmak olmalıdır. Sanat, anlam yoksulu çağımızda, anlam zenginliğine ulaşmak için önemli bir olanaktır.
Eleştirmen yapıtın içeriğiyle gördüğünü, anlamlandırdığını, yorumladığını, görerek, anlamlandırıp yorumlayarak, yapıtı, kültürün yaşam alanına katacaktır. Yine, eleştirmen içerikten kopuk olmayan, yapıtın biçimiyle görülen, anlamlandırılan,yorumlananın, görülüp, anlamlandırılıp yorumlanmasını gerçekleştirecektir. Görme, ilk basamaktaki anlam eşiğine atılan adımla oluşur. Görmenin ardından, anlamlandırma edimi, işlenerek yorumlanacaktır. Yorum, anlamlandırmalar üstüne bir anlam işçiliğidir.
Demek ki eleştirmek, gözü kapalı, soyut kavramlarla, işe yapıtla olan yaşantımızı katmadan girişebileceğimiz, kuru bir çaba değildir. Bir eleştirmen olarak yapıt bizden anlam bekler. Okur da bekler. Belki, yazar da. Edebiyat bizden anlam bekler. Bu noetik talep karşısında, eleştirmen,yapıtın anlam dünyasının kapısını aralamak, eşiğini aşındırmak durumundadır. Bu dünyaya yaptığı gezilerde gördüklerini saptar, notlarını tutar; bu anlamlandırma notlarını işleyerek, bütünleyerek, yeniden anlamlandırarak yorumlarını oluşturur. Okursuz, eleştirmensiz bir yapıt deyim yerindeyse anoezi içindedir, anlam yitimi yaşamaktadır. Okur ya da eleştirmen, yapıtı yaşamıyorsa anoezi anlam yitimi sürüp gitmektedir. Öyleyse, eleştirmen ve eleştirmence yaşayan okur, yapıtın anlam dünyası yolcuları, anlam dünyası kâşifleri, yapıta anlam sunanlardır; noetik açıdan yapıtın canlandırıcıları, yaşatıcılarıdır. Eleştirmen, yapıttaki anlam dünyasına girebilip, yaşayarak, bu anlamı işleyen, dokuyan, bunun sonucunda kendi yapıtını oluşturan, bir yaratıcı anlam kâşifi, bir olmazsa olmaz kültür insanıdır.
ANLAMLAŞMA
Eleştirmen, her yapıtın eleştirmeni değildir. Her eleştirmen her yapıtın anlam dünyasını yaşayamaz. Her yapıt her eleştirmene yakışmaz. Memur zihniyetli olmayan bir eleştirmen, yaşayamadığı bir yapıtın anlam kapısından içeri girmeye çalışmaz. Eleştirmen içselliği, içtenliği, namusu, bence, bunu gerektirir. Yapıt eleştirmene, eleştirmen yapıta yakışmalıdır. Sanki, yapıtla eleştirmen arasında bir yaşam anlaşması, karşılıklı anlam alıp vermelerden oluşan bir anlamlaşma olmalıdır. Eleştirmen yapıttan anlam devşirmeli, yapıta kendi eleştiri bahçesinden anlam sunmalıdır. Yapıtın eleştirmence yaşanıp, işlenmesi anlamsal bir etkileşimdir. Ancak anlamlaşabildiğimiz yapıtların eleştirmeni olabiliriz. Bu savım, eleştiriyi akademik bir etkinlik olarak gören arkadaşlarımı kızdırabilir. Onlara da inceleme ve dünyaya girmeden yorum olanağı hep kalacaktır.
YAPIT – ELEŞTİRMEN – İLİŞKİLERİ
Bu ilişkileri üç ana öbeğe ayırabiliriz;
1- Eleştirmeni olamadığımız yapıtlarla,
2- Eleştirmeni olabildiğimiz yapıtlarla
3- Eleştirmeni olduğumuz yapıtlarla
ilişkiler.Bunları sırasıyla gözden geçirelim.
1-Anlamlaşmayı sağlayamadığımız, yaşayamadığımız yapıtlarla ilişkide, yapıtlara nasıl yaklaşacağız?
a) Onlardan tad almayı amaçlayan yaklaşımda, yapıtın anlam dünyasına girmeden, yüzeysel dokunmalarla, yapıttaki kimi sözcükleri, imgeleri, anlatımları sevmekten öteye bir amacımız yoktur. Bu yaklaşımda, ‘tad’ alma yeteneği kullanarak yapıtı severiz. Elbette ‘tad’ alma yetimiz bizi yapıttan soğutabilir de. Onu tatsız da bulabiliriz. Bu tür yapıt okumada duygularımızın payı çok olabilir.
b) Yapıtı gözden geçiririz. Bir dergide, ayın şiirlerini yazan biriysek örneğin, şiirleri gözden geçirip, bir yargıya varırız. Öğretim amacıyla da bu tür “soğuk” gözden geçirmeler yapılıyor. Eleştirmen, bu gözden geçirmelerde, anlam dünyası yolculuğu gibi tehlikeli yolculuklara girişmez.
c) Yapıt, “akademik” ciddiyetle incelendikten sonra yargılanır. Bu yaklaşım, gözden geçirmeye göre daha donanımlı olmayı gerektirir. Bilgi ve düşüncelerimiz yardımıyla takdir yetimizi kullanarak yapıtı değerlendiririz. Bu tür bir takdir yaklaşımı, yaşanmamışlığı taşıdığı için mesafelidir. Kimi zaman,akademik bakış,buna “nesnellik” der.
d) Yaşanmamışlığın en olumsuz biçimi yapıta önyargılarla yaklaşmaktadır. Üyesi olduğu, çıkarı bulunduğu bir yayın kurumu adına eleştiri yapanlarda bu tür önyargılamaları görürüz. Önyargıyla bakan kişi kendini eleştirmen olarak görür. Yapıtı yaşayamadığı için o yapıtın eleştirmeni değilse de, deyim yerindeyse Deli Dumrul’udur! Ticâri satış elemanıdır. Seçtiği ve seçmediği yapıtlarla gerçekleştirdiği budur.
2- Eleştirmeni olabildiğimiz yapıtlara beğeniyle yaklaşırız. Beğenimiz, bilgimiz, eleştiri duyarlılığımız, eleştiri namusumuz bu yaklaşımda önemli bir yer tutar. Beğenimizle yapıtı yorumlar değerlendiririz. Yine de yapıtın anlam dünyasına girdiğimiz söylenemez. Belki, bu yazıdaki kavramlar açısından söylersek, anlam dağarcığına ulaşıp da, anlam dünyasına girmeyiz.Bunu “tarafsızlık”, “nesnellik” adına ya da yapıtın anlam dünyasını girilmeye değer bulmadığımız için yaparız. İsteyip de anlam dünyasına girememek de, bizi beğeni düzeyinde bir yaklaşımda bırakmış olabilir.
3- Eleştirmeni olduğumuz yapıta ise, anlamlaşmanın verdiği bir zevk ile yaklaşırız. Zevk, yapıtın anlam dünyasında dolaştıkça dönüşümler geçirir, açık uçludur. Yapıtı denemekte, yaşamaktayızdır, bu yaşam zevkimizin sağladığı enerjiyle gerçekleşir. Anlam dünyasının ötelerine götüren güçtür zevkimiz; bu dünyadan öğrenip, yorumumuzu anlam işliğinde, işleriz. Her anlam dünyası yolculuğundan öğrenerek döneriz.
Eleştirmen yapıtın anlam dünyasından etkilenir, dönüşür; bu dünya da, eleştirmenden etkilenir, farklı yüzlerini belirgin kılar, örtülü anlamlarını görünür kılar, görünür sandıklarımızı örter.
Eleştirmeni olduğumuz yapıta yaklaşma yollarından biri de tarzımızla yaklaşmaktır. Tarzımız, bize özgü olan, yapıtla ancak bizim gerçekleştirebileceğimiz yaklaşımı olanaklı kılar Kendimize özgü yaklaşım, başarılı olabildiğinde, okurların da diğer eleştirmenlerin de bundan öğrenecekleri olabilir. Yapıtla eleştirmen arasındaki yakışma doruğuna varmış olur. “Ancak bu eleştirmen, bu yapıtı böyle yorumlayıp değerlendirebilirdi” deriz, tarzı olan başarılı bir eleştiriyi okuduğumuzda.
TÜRKİYEDEKİ TÜRKÇEDEN ELEŞTİRİ
Eleştirmek, eleştirmeni ister. Eleştirmen için bir göze almadır eleştiri. Biz de yeterince geliştirilmemiş bir alandır. Eleştirinin, Türkçe’deki eleştiri sözcüğüyle oynayarak, Türkiye’deki durumu için birkaç ipucu verebiliriz. (Bunu bir düşünce oyunu olarak kabul edebiliriz!)
Eleştiri sözcüğünü “ele-eştiri” diye okursak, ele eştiri yapmak diye bir sonuca varabiliriz. “El”in anlamlarından biri “irade, otorite, iktidar”dır. “Bu adamların elinde ne yapabiliriz?” tümcesinde olduğu gibi. Eştirmek sözcüğü ise, eşme işini yaptırmanın yanında, “bir işi bir an önce yapmaya koyulmak, bir hizmetin yerine getirebilmesine çalışmak” anlamını da taşır. Bu yorumla “ele-eştiri”, otoriteye, koşturmak hizmet etmek anlamına gelir ki, çıkarları, patronları için eleştiri yapanların etkinliklerini anlatır.
Oysa, başka türlü okumayla ele karşı eştiri, otoriteye karşı çıkmak sonucuna da varılabilir. Kime eştiri yapıyorsun? Ele, Ele koymaya, müdahaleye, müdahale eden otoriteye.
Eleştirinin yaptığı çağrışımlardan biri de elleştirmedir. Elleştirmenin zengin anlamları içinde, “tokalaştırmak”, “yardımlaştırmak” dikkat çekicidir. Yapıtla eleştirmen, yapıtla okur arasında bir tokalaşma, yardımlaşma çabasıdır.
Elbette, Batı dillerindeki karşılıklarına benzer temel bir anlamı var eleştirinin. Elemekle ilgili! İncesini kabasından ayırmak, en iyilerini seçmek. Elemek, elimizdedir. Elleşmeye, yardımlaşmaya, bilimlerle, felsefeyle, yaşamla bağlar kurarak, gereksinimimiz var. Bu güçle, bu güce el vererek, bu elle, eştireceğiz, eleştiri atını hızla süreceğiz. Türkçenin olanaklarıyla, Türkiye yaratıcı eleştirmenlerine gebe olabilir. El (sıra) birilerindedir belki, eştirecektir!
                                                            Ahmet İnam

 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Evrensel Şiir – Friedrich Schlegel

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

POETİK YAZILAR / Evrensel Şiir – Friedrich Schlegel

 

 

En büyük sanat sisteminden, gene birçok sistemleri içine alan, nefesiyle sanatsız şiir veren çocuğun iniltilerine, öpücüklerine kadar her şeyi içine alır.

 

Romantik şiir, ilerletici evrensel şiirdir. Onun niteliği, yalnız birbirlerinden ayrılmış şiir türlerini gene birleştirmek ve şiiri felsefe ile söz söyleme sanatına ulaştırmak değildir : Koşuk olanla koşuk olmıyam, olağanüstü eserle eleştirmeyi, sanat şiiri ile tabiat şiirini, kimi vakit karıştırmak, kimi vakit de birbiri içinde eritmek, şiiri canlı ve sosyal kılmak, hayatı ve toplumu şiirleştirmek ister; nükteyi şiirleştirmek ve sanat biçimlerini her türlü an,, yetiştirici gereçle doldurmak, doyurmak ve hıımor’un kanad çırpışlariyle canlandırmak ister; o, bunu istemelidir de.. Evrensel şiir, şiir olan her şeyi bağrına basar; En büyük sanat sisteminden, gene birçok sistemleri içine alan, nefesiyle sanatsız şiir veren çocuğun iniltilerine, öpücüklerine kadar her şeyi içine alır. Evrensel şiir, kendisini öylesine işlenmiş olanda yitirebilir ki, onun biricik işi ve her şeyi, yalnız bu her türlü şiir kişilerinin niteliklerini vermek olduğu sanılır. Böyle olmakla beraber, gene de, yazarın duygularını, düşüncelerini tamamiyle verebilecek yapıda bir biçim yoktur; hem öylesine yoktur ki, yalnız tek roman yazmak istemiş olan sanatçılar bile, hemen hemen yalnız kendilerini işlemişlerdir. Yalnız evrensel .şiir, bir destan gibi etrafım çeviren dünyanın bir aynası, devrin bir tablosu olabiliyor. Bununla beraber, gene de o, en çok, işlenmiş olanla islenecek olan arasında, her türlü gerçek ve ülkücü ilgiden uzak, şiirsel düşüncenin kanadlan üstünde, ortada uçabilir; bu düşünceyi durmadan arttırabilir ve ardıarası kesiîmiyen aynalarda olduğu gibi çoğaltabilir. Evrensel şiir, en yüksek ve her yanlı eğitime, hem de yalnız içten dışarıya değil, dıştan da içeriye erklidir; bu sırada da o, herkese, yarattıkları parçalar halindeki eserlerinde bütün ne olacaksa, parçaları birbirine benzer biçimde Örgenler, bununla da, görüşü, sınırsız genişliyen bir klasisizme açılır. Romantik şiir, sanatlar arasında, nüktenin felsefeye olan ilgisi, hayatta da toplum, görüşme, dostluk ve aşk ne ise, odur. Başka şiir türleri olmuş bitmiştir ve onlar tam parçalara ayrılabilirler. Romantik şiir türü ise hâlâ olmaktadır Evet, bu onun öz varlığıdır; hep oluş halinde olması, hiçbir zaman bitmemesi onun niteliğidir. Onu, hiçbir kuram tamamiyle açıMıyamaz ve ancak, görüp bulan bir eleştirmecinin ancak onun ülküsünü vermeği .göze alabilir. Yalnız evrensel’ şiir sonsuzdur ve yalnız evrensel şiir özgürdür; o, bunu kendisi, şairin, istekleri üstünde hiçbir yasa çekemiyeceğini, kendisine anayasa yapmıştır. Romantik şiir biricik tür olmaktan çok, şiirin kendisidir; çünkü belli bir anlamda, her türlü şiir romantiktir ve romantik olmalıdır.

 

                                                       

 

                                                        Friedrich Schlegel

                                                      Çeviri: Melâhat Özgü

 
 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


POETİK YAZILAR / Folklor şiire düşman – Cemal Süreyya

Yazan: Edebiyat Mevsimi Tarih: Eyl 24th, 2009 | Kategori:: Edebiyat, Poetika

  POETİK YAZILAR / Folklor şiire düşman – Cemal Süreyya

 

 

Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı. François Villon’dan, André Breton’a, Henri Michaux’ya bir çizgi çekelim, bu işin nasıl bir evrim sonucu doğduğunu göreceğiz. Çağdaş şairler kelimeleri bile sarsıyorlar, yerlerinden, anlamlarından uğratıyorlar. Bu böyleyken, bizde hâlâ folklora, halk deyimlerine şiirlerinde fazlasıyle yer veren şairlerin kısır bir yolda oldukları sanısmdayım. Çünkü folklorda şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti yoktur. Halk deyimlerinin havası şiirin kanat çırpmasına imkân vermeyecek kadar dar bir havadır.

Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır. O kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler aramayın artık. Çünkü donmuşlardır. Tek yönlüdürler. İşlemleri, güçleri, bir bakıma uyandıracakları çağrışımlar bellidir. Ne olsa değişmeyecektir. Bu kelimelerin meydana getireceği şiirlerle, mısralarmdan meydana gelen şiirler arasında pek büyük bir ayrılık göremiyorum. Çünkü ikisinde de şairin işi kelimelerle değli, kelime bloklarıyla oluyor. Oysa Braque’m resim üstüne söylediklerini şiire uygulamakta bir sakınca görmeyerek diyorum ki: Şiirde asıl olan ‘hikâye etmek’ değil, kelimeler arasında kurulacak ‘şiirsel yük’tür; Braque’m lafıyla anekdotik değil, poetik. Çıkış noktamızı buradan alırsak, dosdoğru, folklorun şiir için kaçınılması gereken bir tehlike olduğu sonucuna varabiliriz. İşin nedeni şurada: Halk deyimlerinde yerleşmiş, birbirine bağlanmış kelimeler arasında yeni bir yük, yeni bir bağıntı kurmak söz konusu olamaz. Nasıl olsun ki, bu kelimeler zaten kıpırdamaz bir şekilde birbirlerine bağlanmışlar, alacakları yükleri zaten önceden almışlardır. Orhan Veli kuşağı şairleri yenilikten sonra daha çok dilin görünür imkânlarını denediler. Bu arada Oktay Rifat, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi bir kısım şairler de, geniş ölçüde, belki en görünür imkânlar olan halk deyimlerine, folklor temlerine yöneldiler. İyi olmadı bu onlar için. Köşelere takılıp kaldılar. Oktay Rifat ‘sanat endüstrisi’ pazarlarına bol sayıda çürük mal sürmek zorunda kaldı. Bedri Rahmi’ye gelince, o onu da yapamadı, iki üç kalın, iki üç sarı kırmızı çizgi çekti, durdu. Oysa bu şairler başka alanlara yönelmesini bilselerdi şiire daha faydalı, daha verimli olacak kişilerdi.

Folklordan kaçınmaya önemli bir sebep daha var: Kişilik. Bakın dikkat ederseniz şiirde kişiliğe bugün eskisinden daha çok önem veriyoruz. Sanırım gelecekte bu daha da çok olacak. Çok güzel de olsa iki şiirin yazanım şair kılmaya yetmemesi, şairi belli olmayan şiirlerin estetiğe konu olamaması bu fikrimi doğruluyor. Kişiliğin tadı şiir dünyasını bir tuttu ki bugün, bir şiiri bir şair yazarsa güzel oluyor da aynı şiiri bir başkası yazınca olmuyor. Mesela Fazıl Hüsnü Dağlarca kişilik sahibi bir şairdir, ‘Kızılırmak Kıyıları’nı kendi havasından kendi kişiliğinden geçirerek yazmıştır.

O şiirdeki açı kendi açısıdır, eşyayı ve yaşamayı kavrayış kendi kavrayışı. ‘Kızılırmak Kıyıları’nın bir soyutlanmış güzelliği vardır, bir de asıl önemlisi salt Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya ait olmasından dolayı kazandığı güzellik. (Hatta ben yalnız ikincisi var diyorum ya neyse!) İkisi birbirini tamamlıyor, ikincisini aynı zamanda Fazıl Hüsnü Dağlarca değil de bir başka şair yazsaydı ne olurdu? Şu olurdu herhal: Şiir güzel olmazdı, ya da hiç değilse o kadar güzel olmazdı. Kendinden çok, şiir yitirirdi. Diyeceğim, kişilik bugün şiirde bunca önemli bir yer tutuyor. Folklordaysa daha çok anonim kalıplar var. Bu kalıplar kişilik kazanmaya hiç uygun değil. Karacaoğlan’a, Emrah’a, şuna buna büyük şair diyenlerin kulakları çınlasın, kişiliksiz de büyük şair olunacağına iman getirmişler demek. Folklor ve halk deyimleri ancak bir şairi taşıyabilir, fazlasına dayanacak gücü yoktur. O şair de bugün Oktay Rifat. Ona bile halk deyimlerinin neler ettiğini biliyoruz. Bu böyleyken beş altı güçlü şairin hep birden folklora yanaştığını düşünün, bu derinsizlik, sığ alanda bizi allak bullak edecek derecede kişiliklerini birbirinden ayırt etmek imkânlarını bulabilecekler midir acaba? Hiç sanmıyorum. Hem Max Jacob’un kaprislerini, hem Jules Supervielle’in incelikli mısralarını bir arada barındıracak folklorun alnını karışlarım ben.

Şiirde de azalan verimler kanunu var. Dil bir açıdan işlendikçe o alanda elde edilen verimler bir noktadan sonra azalmaya başlıyor. Bu, bir bunalıma yol açıyor. Bunalımlar da yeni şiir alanları, yeni açılar bulunmasıyla sona erer hep. Şiirimizde şimdi yeni bir eğilim başladı. Bir iki yıldır dilin daha iç, daha derin imkânlarıyla başbaşayız. Genç şairler yalnız folklor gibi kesin klişelere değil, daha hafif kalıplara bile sırtlarını çevirdiler. İlhan Berk’te, Turgut Uyar’da, Edip Cansever’de, bunun ilk güzel örneklerini gördük. Kelimeler bizde de yontuluyor artık. Kelimeler bizde de yerlerinden yan yarıya koparılıyor, anlamlarından ufak tefek saptırılıyor, yeni yükler yükleniyor kelimelere. Böylece bir kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, yeni mısralara varılmak isteniyor. Genç şairler hep bunu istiyoruz. Folklor ve klişelerin karşısında öbür kutbu meydana getiren bu durum şiirimizde bir evrimdi. Her evrim gibi haklı ve zorunlu.

 

 

 

                                                         Cemal Süreyya

                                                     (A dergisi, Ekim 1956)

 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


  • Şair-Edip

    Get the Flash Player to see the slideshow.
  • çevrim içi

  • Ne Var Ne Yok