'Şiirlerimiz' kategorisi icin arsiv

Divanü Lügat-it Türk / Beş Oğuz Efsânesi(GÜLCE-Bahçe)

Yazan: Mustafa CEYLAN Tarih: Kas 26th, 2011 | Kategori:: Şiirlerimiz
-I-
“Yuluğ Tekin” kaleminde “Kültigin” bir ışıktı
Orhun Nehri Vadisinde yükseldi âbideler.
Yiğitlik, aşk ve tabiat kopuzlarda koşuktu
“Aprınçur Tigin” söylerse, has şiir göğü deler.
…………..Üç mısralık bentlerle mısra başı kafiyeler
…………..Sav’dır ata sözleri, kurt ulur, zaman eler
…………..Sagu’dan çıkar gelir, bir ozan ki “Çuçu” derler.

Efsâne efsâne çalar, söyler dile kolay
Aldım her sözünden Dedem Korkut havasını
Yesevi dergâhı bir benzeri olmaz saray
Postuna oturup anlasaydık sevdasını
……………Gör ey gözbebeğim Oğuz Kağan rüyâsını!
……………Bil ey köhne tarih yiğitlerin en hasını!
……………Bil ve çiz yeniden dünyanın haritasını!

-II-
Allah millet yolundaydı yiğit Oğuzum
Anlatayım birer birer dinleyin kuzum:

Devletin zayıf olduğu bir zamanda,
En sevdiği atını ister düşmanları ondan
Verir…
Sonra,
Eşini isterler
Onu da
Evet onu da verir.
Daha sonra
Çorak bir toprak parçası ister düşman

Oğuz Kağan
Fırlar al ateş içinde yerinden:

“Verdim,
Evet verdim
Atım ve eşim
Kendi malımdı, bana aitti verdim,

Fakat
Çorakta
Olsa toprak
Milletimindir
Asla veremem! ” der
Ve toplar birliklerini
Ani bir baskın yaparak düşmanı
Mağlup eder, perişan eder, yakar, yıkar…

Önce devletim, milletim, vatanım
Sonra da şahıslar işte
Bir Türk Oğuz töresidir
Bu böylece biline

-III-

Bilinmezdi; adı, sanı yoktu bir çok ulusun
Milâttan kaç bin yıl önceydi Orta Asya’da
Toynakların nal iziyle demir dağların
Erim erim eridiği zamanlarda,
Bir Bozkurt’un dolunayda çıkarak
Orduların önüne düştüğü
Ve zaferlere yürüdüğü
Oğuz Kağan ikliminde
İcad edip tekerleği
Gacur gucur bir kağnıya
Takıveren bir el idi
Beyler beyi şol Kanglı Bey
Hey ki hey!
Aman ey!

……………Ve bugün;
……………Dönüyorsa tekerlekler, eriyorsa mesafeler
……………Uçak, tren ve otobüs, daha başka neler neler
……………Borçludurlar her birisi Kanglı Bey’in kağnısına
……………Hey ki hey!
……………Balam ey!
……………Alın, götürün bir anda beni
……………”Kanglı boyu” konuk eyler bilirim
……………Ben Oğuzum, onlar benim dayım, halam hey! ….

-IV-
İtil derim, Volga derim fark etmez
Bir çılgın su ki, köpürende susmaz ki
Oğuz Kağan ordusunu karşı kıyıya
Geçirmeli mutlaka kağnısıyla, atıyla
“Ne etmeli, nasıl olsun? ” diye düşünüyorken
Ağaçların içini oydu oydu, sarıp bağladı
Bir bilgindi çıka geldi hey! “Kıpçak” yaptı yani gemi.
O
Günden
Bu güne
Su kaldırır;
Yelkenler fora! ..
Kayık,gemi,vapur
Düşülmez ki asla zora.
Aman, aman, aman hey!
“İçi oyuk ağaç demektir Kıpçak”
Soyu, sopu sever suyu yaman hey! …
İskelede bekliyorum bir Kıpçak’ın kızını
Geliverse bakışıyla beni eder duman hey!

-V-
Ve
Yolda
Giderken
Büyük bir ev
Görüverdiler:
Duvarları altın,
Pencereleri gümüş
Çatısı da demirdendi.
Kapalıydı çelik kapısı.
Ve
Baktı
Yaklaştı
Süzdü evi.
“Temürdü Kağıl! ”
Diyerek seslendi
Verdi sonra emrini:
……..“Sen burada kal yiğidim
……………..Aç çatıyı, aç kapıyı, aç!
…………………Soyun sopun olsun Kalaç! ”

……………Oğuzlayın bayrak bayrak yürüyüşün,
……………Yürü, sende yürü; geri kalma, çalış, düşün!
……………İşte böyle Kalaç, Kangıl ve de Kıpçak
……………Düşün, el ele verip, al bayrağın ışığında yollara
……………Bozmayın birliği, dirliği aman!
……………Zaman, çok fena yaman..

-VI-
Kağanların atları, kartaldı kanatları
Köpüktü ağızlarında nefes nefese
Rüyâ gören boz atların
İnatları..
Ya Oğuz Kağan’ın atı?
O nasıl bir attı ki,
Buzlarla örtülü büyük bir dağ içine kaçmış
Ve peşindekileri de
Günlerce uğraştırmıştı.
Yakalayıp getirenler
Dönmüştüler kardan adama
“Siz Karluksunuz” dedi Oğuz Kağan
Ve ekledi:
…………….“Karluksunuz!
……………………..Buz Dağının içinde başı dik
………………………….Yüzyıllarla buluşursunuz.
………………………………Üşümek nedir bilmez,
…………………………………..Yürekten tutuşursunuz…”

-VII-
Kardeş çocukları, amca oğulları Oğuz’un
Karluk, Kıpçak, Kangıl ve de Kalaç…
Kaşgarlı Mahmut’un dilinden aldım
Sunmak için nesillere bunları.
Siz de, sizler de, kanmayın-aldanmayın yad’a-yabana,
Zorluklar karşısında sakın ola yılmayın!
Önce dil, sonra devlet –millet-aile
Ve elbette unutmayın Yüce dini,
En sonra da “ben” diyenlerden olun
…………..Rehberiniz bilim olsun,
………………….Yüreğiniz sevgi dolsun…
…………………….Keşif, icad, çare bizden insanlığa
………………………Armağan olsun…
………………………….Yüce Türk Milletini boy boy, soy soy
……………………………..Yakın-uzak, akraba, bir, beraber eyleyen
………………………………..Yaradan’a hamdolsun…

Mustafa CEYLAN

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


Divan-ı Lügat-it Türk / Türk Efsânesi(GÜLCE-Buluşma)

Yazan: Mustafa CEYLAN Tarih: Kas 26th, 2011 | Kategori:: Şiirlerimiz
Biliyor musunuz?
“Türk’ün hoş görüsü ne kadar büyükse
Türk’ün “kini” de
En az onun kadardır.”
*
Offf ki offf! ! !
Bu ne demek ay balam?
Bu ne demek?
*
İşte bu efsâne
Anlatır bize…
Kin’in büyüğü nasıl?
Öyle şey mi olurmuş?
Demeyin sakın!
Kaşgarlı’m anlatır Türkün ilk lügâtında
İki rivayetle
İşitin, belleyin, duyun…

Dinleyin bakalım can kulağıyla:

İkiden biri
Aynen şöyle:

“Türk;
Tufanda Hazreti Nuh’un oğlunun adı”
Ki
Biz
Hep
O
Türk’e
Rastlarız
Mitolojik
Destanlarda heyyy! …

Yunan’da, İran’da, Hint’te, Yemen’de
Dilinde Herodot’un
Sankristçe’de, Arapça’da, Farsça’da
Gönüldaşlarımız,
“Afrasyab” dese de bizim Alper Tunga’ya
Hakikati yansıtır elbet, yansıtacak da
Türkçe-Gülce destanlarımız,
Zira sığmaz dar kalıplara onlar
Büyükten büyüktür
Vallahi büyüktür heyyy! ..

Yapma, uydurma değil,
Sonradan olma hiç değil!
Asırların ta ötesinden
Çağlayarak akıp gelen ırmak
Burcu burcu Türkçe, gökçe dilimiz,
Nakış nakış heybemiz, halımız, kilimimiz
Bizi biz yapan halayımız, barımız, harmandalımız
Seğmenimiz, efemiz, dadaşımız,
Köy köy, il il, bucak bucak, büyük – küçük töremiz,
Köklerimiz yüzyılların göğsünde
Ağıtlarımız, türkülerimiz, şarkılarımız
Kısaca destanlarımız
Türk’tür eyyy,
Türk’tür heyyy! ..

*
Diğeri ise
“Hadise” dayalı bilgidir canlar.

Türklerin yurtları olan o yüksek yerde
Yaşadıklarını niçin?
Ve geri planda
Savaşçı oluşlarının
Açıklar sebebini…

*
Efsaneye göre:

Allah vergisidir
Türk’ün savaşçılığı…

Buna dair
Der ki Kaşgarlı usta:

“Türk…
Allah’ın selâmı üzerine olsun
Nuh’un oğlunun adı….”

“Ve Türk adı,
Allah’ın verdiği bir addır.”

*
Nakilci tarih
Kopyacı zaman anlatır şöyle:

“Bize
Ehl-i mübârekten
Şeyh ve imam
“El-Hüseyin ibn Halef”
“El Kaşgari” dedi,
Ona da
“İbni el Garq”î demiş:

“ İbn Ebî’d Dünya” diye tanınan
Şeyh Ebû Bekr el Mugîde’l-Cercerâni’nin
Aktardığı “Ahir Zamana Dair” kitabında
Ki
İsnat zinciri Peygamber’imize dayanan
Bir hadise gore;

Allah ü Teâlâ:

‘Benim bir ordum vardır,
Türk adını verdim ona.
Doğuya yerleştirdim.
Kızarsam bir halka,
Kızarsam şayet,
O ordumu
O halk üzerine
Musallat
Kılarım! ”
Ve
Devamla
Der ki:

“İşte Türklerin bütün
Mahlûkattan üstünlüğü şudur:

Cenab-ı Hakk onlara isim vermeyi
Almıştır kendi üzerine,
Onları
Arzın en yüce
Ve en havadar yerine
Yerleştirmiştir,
Üstelik bir de
“Kendi ordum , demiştir.”

*
Kaşgar bahçelerinden gönülllere bir gül at
Unutma güzel dostum, gelecek nesle anlat.

Baştan başa bu cihan, yalan yanlış söylese
Düşme çaresizliğe, gökyüzünü sen çınlat!

Duyur sağır kulağa,göster görmeyen göze
Uyuyan varsa şayet, yeniden bir hatırlat.

Sarıl da şu Gülcene, bizi söylet sen bize
Tarihe, efsâneye çiziver kutlu bir hat

Gel Kutadgu Bilig’den, aş çağları, uzan gel!
Asımların neslini bekliyor bak Safahat.

“Dedene sor da öğren” diyor ki, hasta kalbim
Yıkıldı oyunlarla kaç yüz yıllık saltanat.

Bırak oynu-oynaşı, aslına dön yiğidim!
Türk’ün kutlu töresi, inan ki şiir, sanat…

Mustafa CEYLAN

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


Divan-ı Lügat-it Türk / Barsgan Efsânesi(GÜLCE-Buluşma)

Yazan: Mustafa CEYLAN Tarih: Kas 26th, 2011 | Kategori:: Şiirlerimiz
Hey ki heyy! ..
Sesimin ulaştığı mor menekşe sana derim, sana heyyy! ! !
Kuzu sessizliği bakışlarına vurgunum biliyorsun
Biliyorsun içimdeki bulutta gizli fırtınalarım
En uzak kıyılarda özlemimin raksı var şimdi
Tarih utanır yalanlarından
Ben sana ağlarım…

Hey ki heyy! ! ! Amanın hey! ! !
Hani kara gecelerime düşerdi ateş topu sözlerin
Ve seslenirdin ya kor alev içinde
………………….“Tarihi çevir nal sesi kısrak sesi bunlar
…………………..Delmiş Roma’nın kalbini mızrak gibi Hunlar”
Derdin ya mor iklimde mor düşlüm
Ben aynı bozkırın deli rüzgârı
Unutmadım her bir sözünü
Seni düşünürüm…

Seher vakti Kaşgar’dan,bir gül uzat bana
Ya da bin menekşe busesi olur mu canım?
Çaladursun dedem Korkut kopuzunu yeniden
Ve sen
Barsgan çayırlarında koşan atların
Destanını anlat, susma anlat bana..
Nicedir rüzgârı esmiyor neden kutlu beldenin?
Bir haber gönder, bıktım, usandım gurbetlerden
Deli kuşlar misâli peşindeyim senin…

Konuş ey şiir, sen de durma yaz ey kalem!
Dinsin gözlerimizdeki yaş, silinsin onca nem
Ve gerçeğin güneşi doğsun kara dağlar ardından
Kurtulayım, kurtulayım mor menekşe bakışlım
Bu hasretlik derdinden…

*

”Küçümseme Kaşgar’ı, ki merdanlar gömülmüş,
Hazreti Sultan Satuk Buğra Hanlar gömülmüş.

Halkı için can verip, düşman ile savaşmış,
Ol şehid ü kahraman Alp Arslanlar gömülmüş.

Yazmış “Kutadgu Bilig” halkı etmiş bahtiyâr,
Yusuf Has Hacip gibi ilm’erbablar gömülmüş.

Yadigâr etmek için cihana yazdı “Divanü Lûgat”,
Mahmudu’l Kaşgari gibi şeref-şanlar gömülmüş.

Celbetmiş Şavki’yi halk için ışıklar saçıp
Bu şehirde nice merdan-canlar gömülmüş. <*>

*
Barsgan: evet evet Barsgan
Issık göl yakınında on okların diyarı
Ata şehri Kaşgarlı Mahmut’un
At bakıcısı Barsgan’ın adını alan yer
Suyu güzel, havası güzel kutlu belde…
*
Hey hey sultanım heyy! ! !
Köroğlunun babasıyım bir at için bir göz veren
Dadaloğlu dilim benim, Avşarlara söz veren
Mesafeler sıfırlayan yağız atlarla kaç bin asır yaşamışım
Hey civanım, mor fistanlım duy beni hey! …
*
Liderleri, komutanları, hanları, sultanları
Bağbuğları, hakanları çek çıkar tarihten birer birer
Ve getir yanlarına
Sezarları, tiranları, cümle kahramanları olmaz mı?
Ve alıver bakalım altlarından
O güzelim atları
“Perukası düşen aktöre dönmez mi? ” cem-i cümlesi? ..(*)
Yıkılıp gitmez mi at olmayınca
Mağrur bakışlı saltanatları? …

“Yeleleri alevden al bir ata binmişim”
Topuğunun sesini dolunaylar dinliyor
Rüzgâr kanatlarıyla nice düşman yenmişim
Zaferlere koştukça vallahi serinliyor.

İnce bacaklarıyla yaylanıp Çin seddinden
Su içiyor Ege’de, hasreti var Tuna’ya.
‘Haşmetli kafasından, âhenkli gövdesinden’
Boncuk boncuk ter akar köpüren mavi suya.

Sular ki atlarımın dinlendiği son çizgi
Seyhun Ceyhun adını Seyhan Ceyhan yapanlar
Sular ki at kuyruğu, kabul etmez bir büzgü
Ömründe bir kez ata binmeyenler ne anlar?

Getirin hey getirin, yağız atlar getirin
Işıktan hızlı koşan Buraklar düştü derde.
Zulmü var makinanın, yürüyen ölü filin
Rüyâ gören atların sonsuz vefası nerde?

Mustafa CEYLAN

(*) Kutluk Şavki (1876-1937) Kaşgar’da yetişmiş bilim sever bir zattır. O, tahsilini; Kaşgar medreselerinde, Kahire’de, İstanbul’da ve Moskova’da yapmıştır. Kaşgarlı Mahmut’u iyi öğrenen ve şuurlu bilginlerden olan Kutluk Şavki, XX. yüzyılın başlarında yazdığı “Kaşgar” adlı bir şiirinde bu mısralar bulunmaktadır.
(*) ”Perukası düşen aktör” sözü üstad Necip Fazıl Kısakürek’e aittir. Bu bölüm üstaddan ilhamla kaleme alınmıştır.

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


Divan-ı Lügat-it Türk / TÜRKMEN Efsânesi(GÜLCE-Buluşma)

Yazan: Mustafa CEYLAN Tarih: Kas 26th, 2011 | Kategori:: Şiirlerimiz
-I-
Bir üzüm bağının yanından geçen ordu
Astıysa dalına her çiltim bedelini
Nice nice hanlar, kubbelerle sebiller
Yapıp bıraktıysa, şen ettiyse ilini
…………Muştulu seherlere göklerden rahmet insin
…………Bu orduya komutan Oğuz Atam bilinsin.
Bundan böyle
Türk ilinde doğan
Gül nefesli bebekler
Beşiklerde övünsün.
Çaşıtların en güçlüsü diz çökerek
Eşiklerde dövünsün…

Yırtıcı şahindir öncüsü var yol açar
“Ak tolgalı beydir, bin atlı akınlarda”
Geçtiği yerlerde gül üstüne gül açar
Değil yaban elde, vallahi yakınlarda!
…………Yağız atın topuğu yağılara ders versin
…………Kara günler gelende bir Bozkurt yol göstersin.
Bundan böyle
Türk ilinde düğün olsun, toy olsun
Ay gecede yıldızlarla
Sarmaş dolaş görünsün…
Birliğime kem bakan göz: kör,
Fesat, fitne ve nankör
Yürümesin sürünsün…

Aldım dip dedemden adımı Türkmen diye
Nerde Zülkarneynler tarihten silindiler?
Medeniyet bizden insanlığa hediye
Işığa varsa yol, Türkün destanı çiler
…………Rüzgârı geçecek yiğitler ata binsin
…………Türküler söyleyin, analarım sevinsin
Bundan böyle
Oğuz Atam kime verdiyse ad
O ad ile bizi sakın ola bölmesinler,
Aynı kökten gelen soylar ve boylar
Türküm diye meydanlarda
Can özünü bürünsün.
Tam yirmi dört koldan yirmi dört sancak
Bir bayrağın ardı sıra yürünsün.

Yürüsün hey koç yiğitler, dele dele yürüsün nice dağı
Çağı geçsin deli toynak, mızraklar ve kartallaşan kanadım
Anladım Hira’dan gelir, en mübârek ve en kutsal bir mesaj
Bir mesaj ki gök dolusu;
…………………………..Kurtuluşum,
………………………………………….Yakın eder uzağı
İşte o mesajdan sonra
Türkmen denildi bana hey!
Ben Oğuz, Ben Selçuklu,
Ben Kayıyım Osmanlı’da altı yüz sene
Şahit buna doğu batı, kuzey güney
Hey ki hey! ! ! …

-II-
“Şu destandı”, destanlar içinde gerçek bir destan
Tarihlerin aklını yitirdiği zamandı
Gitmişti hakan otağı uzak diyarlara
Tam yirmi iki kişi kalmıştık biz
Hem de çoluk çocuk, hep birlikte
Bir kalede…
Sonradan iki yiğit daha çıka geldi
İki koca yürekli yiğit
Kalemize, içimize
Dili bizden, özü bizden, sözü bizden
Uzuncaydı saçları
Görülmezi görürdü göz uçları
Yıldızları yakalardı her gece
Çok kuvvetli avuçları
Hoş görü, tebessüm, aydınlık bir yüz
Sakin, mert, korkusuzdular gece gündüz.
Onları gören Zülkarneyn:
-“Türkmenend bunlar” dedi de
Başka bir şey demedi, geldi, geçti…

Belli ki yirmidört boy idik biz bu kalede
Aynı dağın karı, aynı suyun gözesi
Ve Oğuz Ata’mın ordusunun ardı sıra
Görev yapan görevliler gözdesi…
*
Yazdılar böyle böyle anlatarak yazdılar
Gülce gelene kadar Zülkarneyn’i yazdılar
Kaşgardan Mahmut’um ben, sözümü iyi bellen
Biz varız bu dünyada, olmasın asla sen ben!

Mustafa CEYLAN

 

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


Mazmunlara Yolculuk

Yazan: Mustafa CEYLAN Tarih: Kas 26th, 2011 | Kategori:: Şiirlerimiz

Mazmunlara Yolculuk
DİVAN EDEBİYATI ve GÜLCE EDEBİYAT

Mustafa CEYLAN
*********************

’1-DİVAN kelimesi,
-Kayıtlar defteri,
-Danışma meclisi,
-Sultanın veya büyüklerin oturduğu sedir,
-Yüksek mahkeme,
-Büyükler huzurunda saygılı duruş,
-Mânevi yüksek huzur,
-Bir şaire ait şiirler, bir dile ait sözler topluluğu anlamlarında kullanılmaktadır.

Kitap çeşidi olarak bir konu üzerinde belirli -kurallı dizilişle oluşturulmuş kitaplara divan denilmektedir. Örnek: Divan’ı Lügat’it Türk.
Veya
Bakî Divanı, Nedim Divanı gibi.
Tam bir Divan ise
-Kasideler(Tevhit-münacaat-naat) .
-Manzum tarih düşülmesi
-Kafiyeleri Arap Alfabesi harf sırasına göre düzenlenmiş Gazeller,
-Rübailer,Murabbalar,Terkip ve Terci-i Bentler vs’den meydana gelmelidir.
Ancak, bütün bu çeşitlerin her divanda bulunması şart değildir..’(Kabaklı, Ahmet; Türk Edebiyatı, Syf:239-Cilt=2)

GÜLCE kelimesi,
-Güle benzeyen, gül gibi
-Küçük gül
-Gül, saflığın, güzelliğin, aşkın, barışın, sevginin, özlemin, Anadolu’nun, Peygamber’imizin simgesidir.
-Gül, çeşitli renkleriyle, ince ve narin yapraklarıyla, dikenli dalıyla sadece bir bitki olarak değil, asırlarca Türk Edebiyatı’nın ve şairlerinin ruh ve yürek dili olmuştur.
-Kavgalar, küslükler, ayrılıklar bir demet gül ile barışa, huzura, esenliğe, birliğe dönüşür.
-Bir şark çiçeği olan gül’ü atalarımız göçlerle gittikleri her yere, Balkanlar’a ve avrupa’ya taşımışlardır.
-Bir kitabın GÜLCE kitabı olabilmesi için, kitabın kapağında veya iç kapak arkasında mutlaka (Gülce Edebiyat Akımı) adı yer almalıdır.
-Gülce, edebiyat tarihimizin başarılarla dolu mâzisinden hız ve ilham aldığı için, hece, aruz ve serbeste karşı olmadığı gibi, bunlardan yeni tarz ve şiir teknikleri de önermektedir. Bu şekilsel önermeler asla amaç değildir, Gülce’ nin asıl amacı, has şiiri, kalıcı şiiri yakalamak, şiiri önerdiği araçları da kullanarak yükseltmek amacındadır.

2-DİVAN EDEBİYATININ KAYNAKLARI

‘-Divan Edebiyatı, İran Edebiyatı ve Arap Edebiyatı’nın havası içinde teşekkül etmiş, zamanla da millî bir Türk Edebiyatı olmuştur.
-Kur’an ve Hadis’in, Kısas-ı Enbiya ve Evliya menkıbeleri’nin, Tasavvuf’un ve Şehname motifleri ile eski İran mitolojisinin Divan edebiyatına fikir, mecaz ve mazmun kaynaklığı ettiği bir gerçektir.
-Arap şiirinde fikir yeniliği değil, sözün bolluğu, sözün güzelliği ve sözün mecaz kudreti önemlidir. Usta şairler dahi, sıkça kullanılmış fikir ve mazmunları kullanmaktan çekinmezler, yeni buluşlara heveslenmez; şairin gücü söyleyişte belli olur.
-Arap şiirinin temeli BEYİT’ tir. Bir kişinin şair olup olmadığı da, tek beyit içinde kuvvetli bir fikri, mecazı veya nükteyi kullanıp kullanamadığından anlaşılırdı. Arap şairleri İslâmiyet öncesinde sosyal hayat içinde önemli rağbet görmekteydiler. Kabileler arası şiir savaşları yapıldığı gibi, Mekke’de yapılan şiir yarışmalarında dereceye giren şiirler Kâbe duvarına asılırdı.İslâmiyet öncesi cahiliye devrinin şairlerinin kadına, küfüre ve şarap’a meyilleri sebebiyle, Peygamberimizle beraber, Kur’an’la beraber yeni bir fikir,ilim ve şiir anlayışı dönemi açılmıştır.

-İran Edebiyatı’nın Pehlevî ve Orta İranca adını alan dili ve efsâne kültürüne dayalı edebiyatı vardır.İslâmiyet’in İran’da kabulü ve yayılmasından sonra, Arapça, Arap edebiyatı İran’da silinmez izlerle hakimiyetini kurmuştur.Aruz vezni Farsça’ya uydurulmuş, bir çok Arapça kelime, bir daha çıkmamacasına İran diline girmiştir.10 ve 15. Yüzyıllarda altın çağını yaşayan İran edebiyatı ve şairleri İslamlığın en büyük şairleri olarak dünyada ün salmışlar, böylece, bizim Türk Divan Şairlerimizi de etkilemişlerdir. İran Edebiyatı parlak döneminde Gazel, Kaside ve Mesnevi tarz şiirlerde eşsiz örnekler vermiştir.

-Özellikle Mesnevi türü ile uzun manzum hikayelerin a) Destanî(epik) , b) Aşk c) Öğretici(Didaktik) Mesnevilerle kaleme aldındığı ve böylece İran tarih ve geleneğinin en nemli destanı olan Şehname ile İran Milliyetçiliği de yapılmıştır..’(Kabaklı, Ahmet; Türk Edebiyatı, Syf:240-Cilt=2)

GÜLCE EDEBİYATIN KAYNAKLARI

-Gülce Edebiyat, Orta Asya’da sözlü edebiyat döneminden bugüne gelen temeli arı, duru Türk Dili, Türk halkı ve Türk Kültürü olan Millî bir edebiyattır.
İkinci Dünya Savaşı’ndan önce yapılan bir sayıma göre, yeryüzünde 2796 DİL konuşulmaktadır. Dil bilginleri, diller arasında gramer yapısı ve sözlük bakımlarından bir takım benzerlikler tespit ederek dünya dillerini “AİLE” adını verdiğimiz bir takım gruplara ayırmışlardır. Bunlar:
a-HİNT-AVRUPA DİLLERİ,
b-SLAV DİLLERİ,
c-ÇİN-TİBET DİLLERİ,
d- KAFKAS DİLLERİ,
e-URAL-ALTAY DİLLERİ gibi.
TÜRKÇE, Ural – Altay Dilleri arasında yer alan büyük bir dildir. Asya ve Avrupa’da çok geniş bir alana yayılmış olan Türkçemiz, Türkmence, Tatarca, Başkurtça gibi bir takım kollara ayrılmıştır.Bu kollara dil bilimciler ‘LEHÇE’ veya ‘DİYALEKT’ adını vermektedirler.BU KADAR BÜYÜK BİR DİL OLMASINA RAĞMEN, TÜRK LEHÇELERİ ARASINDA ANLAŞMAYI ENGELLEYECEK KADAR DERİN FARKLILIKLAR YOKTUR.

“Dünya dilleri arasında Türk dili kadar geniş bir alana yayılmış başka bir dil yoktur.”(w.Radolf)
“Fransızca, İtalyanca, İngilizce DİL DEĞİLDİR. Sadece bir lehçedir. Hint –Avrupa Dillerinin birer lehçesidirler.”
AVRUPALI DİL BİLGİNLERİ, TÜRKÇE BİLEN BİRİSİNİN AVRUPANIN ORTASINDAN ÇİN’E KADAR RAHATLIKLA KONUŞUP ANLAŞARAK SEYAHAT EDEBİLECEĞİNİ VURGULAMIŞLARDIR.
TÜRK DİLİNİN EN ESKİ YAZILI METNİ OLAN ORHUN ABİDELERİNİN 1260 YILLIK MAZİSİ OLDUĞU BİLİNMEKTEDİR.
DÜNYA DİLLERİ ARASINDA BU KADAR ESKİ ANITLARA SAHİP OLAN DİL AZDIR. Örnek olarak RUS DİLİNİN EN ESKİ ESERİ, 12.YÜZYILDAN KALMA BİR DESTANDIR. MACARLARIN EN ESKİ ESERİ 13.YÜZYILDA YAZILMIŞTIR.

Baş, göz, ağız, kulak, ayak, kol, burun, diş, karın,et, süt, ağaç, ot, gün, ak, kara, gök, sarı, at, sığır, inek, koyun, kuzu, kuş,kan, dağ,taş,toprak,su, göl,deniz, tuz, üç, beş, sekiz, dokuz, altmış, yetmiş gibi sözler bütün Türk lehçelerinde aynıdır. Sadece söylenişinde lehçelerde çok az fark vardır. ÖRNEK, biz GÖZ derken, köz, küz diyen lehçelerimiz de vardır.

DİLİMİZ TÜRKÇE’ DE 8 SESLİ HARF VARDIR
A-E-I-İ-O-Ö-U-Ü

TÜRKÇE’MİZİN HECE YAPISINDA ÜNLÜLER ÖZEL BİR YER TUTAR. DİLİMİZDE BİR TEK ÜNLÜDEN OLUŞAN HECELER ÇOKTUR. ANCAK, ÇOKLUKLA BİR, İKİ VEYA ÜÇ ÜNSÜZ BİR ÜNLÜ İLE BİRLEŞEREK BİR HECE KURARLAR

O, SU, AŞ, YOL, ALT, YURT

BU ÖRNEKLERE GÖRE, TÜRKÇE’ DE HECENİN TEMELİNİ OLUŞTURAN ÜNLÜDEN ÖNCE BİR, SONRA DA EN ÇOK İKİ ÜNSÜZ BULUNUR. DİLİMİZDE BİR VEYA İKİ ÜNSÜZ BİR ÜNLÜYLE BİRLEŞEREK BİR Hece KURARLAR. ÜÇ ÜNSÜZLE BİR ÜNLÜNÜN BİRLEŞMESİNDEN OLUŞAN HECE SAYISI AZDIR. Dört, kurt, sırt, yurt gibi…

Yabancı dillerden aldığımız bazı sözcükleri, harfler arasına sesli harfler koyarak TÜRKÇELEŞTİRMİŞİZ. İTALYANCA’dan gelen İSKELE (Scala) veya Fransızca’dan alınan İSTASYON(Station) bunlara örnektir.

DİL BİLİMCİLER, DİLLER ARASINDA ÜNLÜLER VE ÜNSÜZLER BAKIMINDAN BİR TAKIM MUKAYESELER YAPMIŞLAR, BUNUN SONUCUNDA İtalyanca, Macarca, Fince ve Türkçe’ de, ALFABELERİNDE ÜNLÜ HARFLERİN çok olduğunu ortaya koymuşlardır.

Dilimizin bir ZENGİNLİĞİ de TÜRKÇE KÖKLERDEN TÜRKÇE EKLERLE BİR ÇOK YENİ TÜREV YAPMAK KOLAYLIĞI VARDIR.

Örnek: Ev’ den EVCİ, EVCİL,EVCİLLEŞMEK,EVCİLLEŞTİRMEK, EVCİMEN, EVERMEK, EVLENMEK, EVLENDİRMEK, EVLİ, EVLİLİK…

Göz’ den GÖZCÜ, GÖZCÜLÜK, GÖZDE, GÖZE, GÖZETİM, GÖZETLEMEK, GÖZETMEK, GÖZLEM, GÖZLEMCİ, GÖZLEME, GÖZLEMEK, GÖZLEMLEMEK, GÖZLÜK, GÖZLÜKÇÜ, GÖZLÜKÇÜLÜK, GÖZLÜKLÜ, GÖZLÜKSÜZ, GÖZÜKMEK,

NAZIM: BİR ŞİİRİ MEYDANA GETİREN MISRALARIN KENDİ ARALARINDA TOPLANIŞ VE KAFİYELENİŞ DÜZENİNE NAZIM ŞEKLİ denir.

2 türlü nazım şekli vardır:

1-KURALLI NAZIM ŞEKİLLERİ
2-KURALSIZ NAZIM ŞEKİLLERİ

TEK BİR AHENK DİZİSİ OLAN NAZIM BİRİMİNE ‘MISRA’ DENİR.

İKİ MISRAIN BİRBİRİYLE İLGİLİ OLARAK TEŞKİL ETTİĞİ BÜTÜNE ‘BEYİT ‘ DENİR.

DÖRT MISRALIK BENTLERE DÖRTLÜK(Kıta) ,
ÜÇ, BEŞ, ALTI VE DAHA ÇOK MISRALIK BENTLER DE VARDIR.

İşte GÜLCE, KURALLI NAZIM ŞEKİLLERİ’ ni savunan bir edebiyat akımıdır ve şiir yapı taşı olarak mısradan başlayarak, beyit, üçlük, dörtlük, beşlik, altılık…. vb bunların kombinasyonları dahil, en son onluk bentlere kadar her yapıyı özgürce kullanmaktadır. Dolayısıyla, GÜLCE bu şekliyle, Divan edebiyatı yanında Halk Edebiyatı’ nı, hattâ Dünya Edebiyatı’nı dahi gündeminden uzak tutmamaktadır. Zira, şekli ve şiirin mimari -fiziki yapısı, yapı taşını bir araç olarak gören GÜLCE, amacını has şiir olarak ilân etmiştir.

GÜLCE, İran Edebiyatının baş yıldızı olan Firdevsi’nin anlayış ve tarih yorumuna karşıdır. Türk ve Türkçe ile mensubu olduğu Türk Milleti’nin, hiç bir şair ve edebiyat tarihçisi tarafından asla suçlu-mağlup ve aşağılayıcı şekilde gösterilemeyeceğini kendisine değişmez ve şaşmaz ilke olarak kabul eden GÜLCE, yalan söyleyen tarihi doğruya ve gerçeğe getirmekte, asıl yerine oturtmaktadır. Halkın konuştuğu ve yaşayan Türkçe’ nin Arap, İran, Avrupa, Amerika vb ülkeler dillerinin işgali altına girmemesi için, dili yoğuran şairlere önemli ve büyük görevler düştüğünü söyleyen GÜLCE, Türkçe dışındaki dillere saygılıdır ve Türkçe’ye de saygı gösterilmesini istemektedir. Dilimizi kaybettiğimizde millî kimliğimizi de kaybederiz diyen GÜLCE, kendisini Türkçe’nin hizmetinde gören bir edebiyat akımıdır.

-Kur’an, Hadis, Peygamberler tarihi, menkıbeler, efsâneler yanında Dede Korkut Hikâyeleri, Nasrettin Hoca, Karagöz-Hacivat, Öncü ve Kahraman Türk kadınları, Atatürk’ümüzün Nutku, Peygamber’imizin Veda Haccı, Tarihe Yön Veren Türkler, Erenler, Anadolu evliyâları, ozanlarımız, iz bırakan şairlerimizden de hız ve ilham alan GÜLCE; önerdiği yeni şiir türleri ile bütün bu temel -kültürel alanlarda yeni eserler vücuda getirerek, gelecek nesillere önemli eserler bırakmış ve bırakmaya devam etmektedir. Bu çalışma ve çabaları her yıl, ortaya attığı ‘Proje’lerle, geniş araştırma, inceleme ve gayretler sonunda ortaya koymaktadır. Saptırılan ve İran keserince Farsî eğrilik yapılan Şehnameye karşılık GÜLCE, Ergenekon, Şu, Yaradılış, Oğuz Kağan, Göç gibi temel Türk destanlarını Gülce’ nin 18 değişik türü ile arı-duru Türkçe ile yeniden yeni yaparak; yanına da Çanakkale, Yemen, Sarıkamış, Sakarya gibi destanları da katarak tarihimize ve kültürümüze kalıcı eserler bırakmaktadır.

Uzun soluklu şiirlerinde GÜLCE, çoğu kere, temeli olan (Aruz, hece, serbest’in yanında) kendi önerdiği ve yeni nefes alanları dediği 18 şiir türünü bir araya getiren BAHÇE türüyle, hece-serbest birlikteliğini oluşturan BULUŞMA veya aruz-hece birlikteliği olan GÜLİSTAN ile kendini göstermektedir.

Sözün güzelliğine evet, ama, aşırı süslenerek, fazlaya kaçan imgelerle mısraların dokunuşuna da hayır diyen Gülce, lirik olmayı ve didaktik olmayı kendine şiar edinmiştir. Mecaz kudretini başlıbaşına bir şiir tekniği içinde ele almış ve Yediveren, Dönence gibi cinas ağırlıklı şiir yapılanmalarını ortaya atmıştır.

Aruzu, bir Türk Aruzu yapabilme çalışmalarında İbrahim Alâattin Gövsa-Yahya Kemal Beyatlı çizgisinden hareket ederek, bütün kural, kusur, bahirler ve öteki kuramlarını kabul ederek, aruza Türkçenin dil gömleğini giydirerek daha bir anlaşılır ve sevilir, gençler tarafından korkulunmaz duruma getirmiştir.

Kafiye ve redif konusuna ayrı önem atfeden Gülce, kafiyenin tarihsel serüveninden istifade ederek, kafiyenin yönlendirici ve sınırlayıcı etkisini ÇAPRAZLAMA önerisiyle azaltmaya çalışmıştır. Kafiyenin mısra sonlarında kullanılmasına karşı olmayan Gülce, mısra başında, mısra ortasında, çaprazlamasına da kullanılmasını ve bunun da denenerek yeni ve tadı daha bir başka güzel şiirler kaleme alınabileceğini ortaya koymuştur. Batı ve uzak doğu edebiyatı dahil, bütün Dünya Edebiyatı ve o ülkeler edebiyatlarının şiir şekil ve yapılanmalarını da gündemine koyan Gülce, şiir iklimimizin zenginleşmesini sağlamış, şair ufuklarına derinlikler kazandırmış bir edebiyat akımıdır.

DİVAN ŞİİRİNDE MECAZ ve MAZMUN

Divan Edebiyatı Süslülük’e oldukça önem veren, anlam ve söz sanatlarını fazlaca kullanan bir edebiyattır.

Gülce Edebiyat’ ta anlam ve söz sanatları oldukça önemlidir, ama, anlamın sanata veya sanatın anlama feda edilmesini Gülce düşünmez ve istemez. Bu sebeple, sadeye yakın, yeterli miktarda sanat; fakat muhakkak ki ve kesinlikle anlamlılık. Gülce, anlamsız şiire karşıdır. Anlamda, derinliği olan, okuyucuyu fazlada yormayan bir kurgu ister.

Divan Edebiyatı şairleri (servi boy, ay çehre, ok kirpik, ince bel) gibi güzellik ölçütlerini zevk düsturu edinmiştir. Divan şairleri, şiirlerinde pek az ayrıntı ile bir tek güzel tipini övmüşlerdir. Bu, tâ eski iran şairlerinden beri, bütün hatları çizilmiş, bütün boyaları vurulmuş, dekoru, arka planı, gölgeleri inceden inceye tespit edilmiş klâsik bir tabloya benzemektedir. Şairlerimiz 600 yıl bu mücerret, minyatürümsü, bu “muamma güzel”i öne sürerek esasta kendi sevgililerini, aşk ve hasret duygularını anlatmışlardır. Yaşanılan hayatta hiç rastlanılmayan bu “hayâl güzelin” özellikleri şöyledir:
-Boyu servi gibi uzun
-Çehresi ay gibi parlak
-Gözleri nergisleyin baygın,
-Kaşı yay,
-Kirpiği ok,
-Saçı uzun, siyah ve dağınık,
-Ağzı nokta kadar küçük,
-Yanakları gül pembesi,
-Beli kıldan ince,
-Teni gümüş gibi parlaktır.
Bu hayâl güzel, bir model olarak her şair tarafından evilir. Şairin sevgilisi, bu örnek’e uysun veya uymasın, isterse bambaşka olsun, Divan Edebiyatı Şairi yine de bu “model –hayâl güzeli” övmek ve sevgisini ona ait mazmunlarla göstermek zorundadır. Başka türlü bir güzel anlatmak şairlikten vaz geçmek anlamına gelir. O çağların estetik anlayışı böyleydi.

Divan şairi, “Servi boy” deyince upuzun bir servi ağacı değil de, sevgilinin düzgün vücudu, nazlı yürüyüşü, körpe hali; hasılı bütün bunları hep birlikte anlatmak isterdi. Divan Şiirinde belli bir takım anlam ve kelimeleri çağrıştıran bu sisteme “MAZMUN” adı verilirdi..’(Kabaklı, Ahmet; Türk Edebiyatı, Syf:246-248-Cilt=2)

Gülce Edebiyat Akımı’ nın da hiç şüphesiz “MAZMUN” adını vereceğimiz, bir mısraın içine hünerle yerleştirilen özel mânâ, okuyanda çağrışımlar yaptıran “tip-model haline getirilmiş hayâl güzel”i yoktur. Güzellik, şaire göre değişen bir özelliktir. Divan Şiirinde Mazmun(açık veya kapalı olarak) teşbih, istiare, imâ, telmih, leffü neşir, tecahülü ârifâne, hüsn-ü tâlil vb. sanatlardan biri vasıtasıyla yapılırdı. Ayrıca, Divan Edebiyatı’nın genellikle erkek egemen bir edebiyat olduğu göz önüne alınacak olursa, bütün şairlerin odak noktasındaki “Divan Güzeli” ni anlayabilmekteyiz. Şimdi ise, Gülce Edebiyat Akımı, böyle bir ayırdıma karşı olduğu gibi, erkek egemen bir edebî topluluk değil, şairlerinin yarısının bayan olduğu gerçeğini de düşünerek; günümüzde aşkı algılamak ve yorumlamak ile Divan edebiyatı döneminde algılamak ve yorumlamak arasında müthiş farklılıklar bulunmakta olduğunun bilincindedir.

Divan Şiirinde;
Saç(Zülüf) denince; görünüşü bakımından: sünbül, perişanlık, yılan, büklüm. Rengi ile: kâfir, gece, siyah, kara, gölge. Kokusu dolayısıyla: misk, amber, duman… hatırlanırdı.(İstisna olarak mesela Nedim şiirlerinde Sarı Saç veya Sırma saç’ı da kullanmıştır.)
Göz(çeşm) denince; görünüşüyle: nerkis, badem, âhu; rengiyle:Kâfir, siyah; özellikleriyle:sarhoş, nazlı, mahmur, hasta; eylemleriyle:büyücü, katil… hatırlanırdı.(İstisna olarak bazı şairler mavi göz de demişlerdir.)
Yanak,yüz(ruh, ârız) denince; Sabah, güneş, nur, ayna, ateş, yasemin, lâle, erguvan, mushaf, peri… hatırlanırdı.
Ağız ve dudak (dehen ve leb) denince; Küçüklük yönünden:mim, gonca,zerre, nokta, yokluk,sır; Rengi bakımından:l’âl, kiraz, şarap, yâkut, lâle; Tadı ve zevki dolayısıyla: âb-ı hayat, Kevser, şeker… hatırlanırdı.
Boy(ka’d) denince; Servi, çınar, ar’ar(ardıç, dağ servi’si) Nihal(dal ve fidan) şimşâd(şimşir ağacı) elif, âfet, kıyamet, fıskıye…hatırlanırdı.
Sevgili(Yâr, nigâr, canan) denince; Peri, melek, hûri, şah, padişah, put, gül, nûr, Hızır, İsa, tabip, ömür, zalim, cefacı, vefasız, başkalarını seven… hatırlanırdı.
Âşık denince; Viran, harap, perişan, biçare, düşkün, gamlı, ağlayan, sabırlı… hatırlanırdı.
Bunlardan Başka;
Gamze(yan bakış) :kılıç, ok, fettan, yol vurucu.
Hat(Sevgili yanağında ince tüyler) :âyet, çimen, menekşe.
Bel(miyan) :kıl.
Diş:inci
Gerdan:kâfur… Çağrışımları yaptırırdı.’(Kabaklı, Ahmet; Türk Edebiyatı, Syf:248-Cilt=2)

Divan Edebiyatının timsal ve efsânelerine biraz daha yakından bakacak olur
isek; karşımıza başlı başına bir “mazmun hazinesi” çıkmaktadır. Gülce Edebiyat Akımı’nın kabulleri arasında yer alan Divan Edebiyatı mazmunları şunlardır. Şairlerimiz, tıpkı Divan şairlerinin yaptığı gibi: Güzellikte, yiğitlikte, cömertlikte, iyi huyda, aşkta, feragatte ve benzeri konularda “mesel” haline gelmiş bu kahramanlar ve konulardan istifade ederek, mısra işçiliklerinde bu varlıklar, olaylar, kahramanların bizatihi kendileri veya sıfatlarına ait “sezdirmeler yapmışlar ve yapmaya da devam etmektedirler. Gülce Edebiyat’a bu bakımdan, “Türk çağdaş tasavvuf edebiyatı” diyenler olduğu gibi, “yeni divancılar” diyenler de olmuştur. Ancak, Gülceciler bu mazmun hazinesine, yeni mazmunlar ekleyerek, hazineyi daha da zenginleştirmişlerdir..

Sözü fazla uzatmadan, Divan Edebiyatı mazmun hazinesinden Gülce’ nin benimsedikleri ile Gülce Şairlerinin eklediği mazmunları teker teker sunmaya gayret edelim.

Hz. MUHAMMED(s.a.v) :

‘Divan Edebiyatında Peygamber’imiz,” Nur-u Muhammedî ve birçok mucizelerin sahibi” olarak ele alınmıştır. Peygamber’imiz, Yüce Yaradan’ın güzel sevgilisi(Mahbûbullah) dir. O doğduğu gece olağanüstülükler meydana gelmiştir. Tak-i Kisra yıkılmış, Mecusilerin ateşi sönmüştür. Vücudunda Peygamberlik mührü vardır. Yetimler yetimidir. Gölgesi hiçbir zaman yere düşmemiş, güneşli havada gezdiği zaman başının üstünde beyaz bir bulut dolaşmıştır. Hicret esnasında mağara ve mağara kapısı önündeki örümcek ve yuva yapıp yumurtlayan bir çift güvercin… İşte Divan Edebiyatı şiirinin Peygamber’imize baktığı noktalar. Ayrıca, Bedir savaşında Yüce Yaradan’a yalvarması üzerine Cebrail’in bir avuç toprak atarak düşmanları perişan etmesi, bir işareti ile ay’ı ortadan ikiye bölmesi, yeni diktiği hurma fidanının hemen meyve vermesi, Kâbe’yi yıkmaya gelenlere “Ebabil Kuşları” nın gökten taş yağdırması gibi mucizeleri de Divan Şiirinin önemli konuları arasındaydı.’.'(Kabaklı, Ahmet; Türk Edebiyatı, Syf:264-Cilt=2)

Gülce Edebiyat Peygamber’imiz konusunda bütün bunları kabul ettiği gibi, üstad Necip Fazıl Kısakürek’in başta “Çöle İnen Nur” eseri olmak üzere, çoğu eserlerinde Peygamber’imizi anlatımları ve ifadelerini bir büyük tutku olarak ele almaktadır.

Gülce’nin gülü ile de Peygamber’imizi, Atatürk’ü, Dede Korkut’u ve Yunus Emre’yi görmekteyiz.

ATATÜRK(Gülce Edebiyat Şairlerince eklenmiştir.)

Gülce Edebiyat’da Atatürk, ayyıldızlı bayrak ve vatan ile birlikte ele alınır. Türk vatanının düşman çizmesinden kurtuluşunu sağlayan, en büyük askerî deha olarak Atatürk, önder, lider ve komutandır. Atatürk’ü çağdaş ve akılcı fikirler ve düşünüşlerin, aydınlığın; dünün, bugünün ve geleceğin bir simgesi olarak algılamaktayız. İdeal, örnek şahsiyet, aynı zamanda iyi bir insan. Tarihe yön veren üstün akıl ve yürek…Mazlum milletlere örnek…

DEDE KORKUT (Gülce Edebiyat Şairlerince eklenmiştir.)

Korkut Ata… Derleyen, toparlayan, birlik tesis eden, öğüt veren, sarıp sarmalayan, kara ve zor günlerde yol gösteren, dili yoğuran, genç neslin Kâmil insanı, doyumsuz sözü ve sohbeti bulunan, aydınlık yüzlü, akça sakallı, başında kalpağı, yay gibi kaşları, yüz ifadesi olarak Atatürk güzelliğinde, bilge, halk kültürü, folklor, halk sağlığı konularında bir profesör kadar bilgili, dudaklarında sihirli ve muhteşem bir tebessüm bulunan bir ulu zat.

YUNUS EMRE(Gülce Edebiyat Şairlerince eklenmiştir.) :

Anadolu kokulu bir yayla çiçeği, sarı çiğdem, sırtında alıç heybesi, gök yemişini halkına dağıtan, Yaradılanı Yaradandan ötürü seven muhteşem insan. Şiirimizin ve gönüllerimizin mimarı. Dergâha 40 yıl düz odun taşıyan aşk ve iman iklimi.Türkçe’mizin ses bayraklarından birisi.

ADEM:

‘Divan Edebiyatına gore, insanoğlunun babası. Yüce Yaradan, gökleri ve yerleri yarattıktan sonra Cebrail’e buyurmuş. O’ da, yeryüzündeki her cins toprak karışığından toplayıp getirmiş.Allah O’na en güzel şekli(Ahsen-i takvim) verdikten (kırk yıl) sonra meydana gelen kalıba ruh da üflemiş ve böylece ilk insanı(Adem’i) yaratmıştı. Melekler bu yaratığı önceden istemedikleri halde, Yüce Mevlâ’ nın “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” buyruğu üzerine ona secde etmişlerdi. Yalnız, Cennet’in hazinedârı olan İblis(Şeytan) ona secde etmemek yüzünden Cennet’ten kovuldu ve lânetlendi.
Adem, Cennet’te iken sol eğe kemiğinden Havva yaratıldı. Bunlara Cennet’teki “memnu meyva” (buğday yahut elma) dan yemeleri yasak edilmişti. Cennet’ten kovulan İblis, yılanın dişleri arasından gizlice oraya girerek Ademle Havva’yı bu meyveden yemeğe kandırmıştı. Bunun üzerine her ikisi de (İblis ve yılanla birlikte) Cennet’ten yeryüzüne kovuldular.
Adem, Hindistan’da Seylân (Serendip) adasına, Havva ise Cidde yakınlarına düştü. Uzun cefalardan sonra Havva ile buluştular. Yaradan’da onları bağışladı. Adem ilk Peygamber olarak 930 yıl yaşadı. Yirmi kızı, yirmi de oğlu oldu. Peygamberler O’ nun soyundan geldiler. Yeryüzüne ilk buğdayı ekmiş olan bu ilk insan ve ilk Peygamber, çiftçilerin de piri sayıldı.(Kabaklı, Ahmet; a.g.e, Syf:265)

DÂVUD:

‘Kitap sahibi, İsrailoğlu Peygamberlerindendir. Dört kutsal kitaptan biri olan “Zebur” ona gönderilmiştir. Süleyman Peygamber’in babası olan Davud, serdarlarından birinin karısına gönül verdiği için onu savaşa gönderip öldürtmüş, bu yüzden başına türlü belâlar gelmiştir. Edebiyatta güzellik timsali olarak geçer. Ayrıca mizmar çalmada ve bu alet ile “mezâmir” denilen “Zebur ilâhilerini” söylemede üstad sayılır. Demiri elinde yumuşatıp zırh yapması aynı zamanda bir kuvvet sembolüdür. Davud, Dünyada bir daha eşi görülmemiş sesi ile Zebur okuduğu zaman kuşlar toplanıp dinlermiş ve dağlar yankılanırmış. (Kabaklı, Ahmet; a.g.e, 265-266)

KIRMIZI GÜL (Gülce Edebiyat Şairlerince eklenmiştir.) :

Efsâne bu ya: Gülün rengi eskiden kırmızı değilmiş. Bülbül ise güle âşıkmış. Gül, kendisi için yanıp tutuşan bülbüle hiç yüz vermiyormuş. Bu duruma dayanamayan bulbul, gidip gülün dalına konuvermiş. Dikenler bülbülün gövdesine batınca akan kanlar gülün dibine dökülmüş ve kanlar gülün köklerinden ve dikeninden damarlarına geçmiş. Gül, o günden sonra kırmızı açmaya başlamış.

Gülce Edebiyat, her rengin bir dili olduğuna inanır. Ana renklerin arasında tali renkler, pastel renklerin de bulunduğunu; hattâ bütün renklerin eşit oranda karışımı ile beyazın elde edileceğini bilen Gülceciler, duygu ve düşüncelerini ifade etmede, ifrata kaçmayan tasvir yöntemini gayet mahirane bir şekilde kullanarak, renk bilimine önem vermişlerdir. Elle tutulup, gözle görülemeyen; maddesel olmayan duygu ve oluşumları renklerle tamamlayarak söze kuvvet ve ahenk vermişlerdir.(Örnek: Mavi sevda, Mor öfke, Siyah acı vb…)

Renklerin gökkuşağını oluştururken birlikteliği, Gülce şiirinin ruh kökünü yansıtmaktadır. Başka bir deyimle, Gülce, gökuşağı şiiridir.

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


Değişegelen

Yazan: salimkanat Tarih: Kas 20th, 2011 | Kategori:: Şiirlerimiz

 

 

yoktun yoksundun
yok iken varedilensin
varsın varedildiğinden beri
daha ne istersin

varsın varmalısın
varabilecek misin
varedilegeldiğini bilebilecek misin

yoksul mu varsıl mısın
çok musun az mısın
artacak mı azalacak mısın
oynayacak mı kaçacak mısın

azsın azaltılagelen
çoksun çoğaltılagelen
dünden bugüne değişegelen
değişegelenliğini fehmedecek misin

yoktun varsın
varsın azar azar yok olacaksın

yeğindin yoğun oldun
yorgun musun yoğunluktan
yeniden yeğinleşebilecek misin

var iken yoksun yok iken var
yeğinken yoğunsun yoğunken yeğin
az iken çoksun çok iken az
azalabilen çoğalabilen
değişegelensin

ey insan insanlığa
bir adım daha atabilecek misin

 

Salim Kanat

 

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


Çal Bir Daha Yerinden

Yazan: babidim Tarih: Kas 8th, 2011 | Kategori:: Hece, Şiirlerimiz

Çal Bir Daha Yerinden
Nice nev’a, nice rast, gelip geçti dilinden.
Nice hüzzâm, karcığar, döküldü de telinden
Uşşak, dedin sonunda, çünki sevdin derinden;
Hadi söyle bir daha, çal yerinden yeniden.

Besteler yap uşşaktan, yaşa aşkını baştan.
Dinlesin cümle âlem, söz etsinler bu aşktan.
Ne muhayyer, ne sabâ, ömrün olsa da hebâ;
Karar sesin dügâhsa; vaz geçme sen uşşaktan…

Çal bir daha elinden, dinleyeyim seni ben…
Bir gönül hikâyesi, diye başla derinden…
Anlat aşktan, sevginden; çal yerinden, yeniden…
Karar sesin dügâhsa; emîn ol sevdiğinden…
Güler TURAN(babidim)

Rağbet: Derecelenmemiş [?]


  • Şair-Edip

    Get the Flash Player to see the slideshow.
  • çevrim içi

  • Ne Var Ne Yok