Edebiyat Mevsimi Dört Mevsim Yaşanır » Nesir
Friday, September 3, 2010

‘Nesir’Kategorisi için Arşiv

OQONYOK dergisi, 1978 Nisan sayı – “Kafkazyalı UFO” (belirlenemeyen uçan cisim)

“…İlk önce onu bildireyim ki, UFO tarafından kaçırılan istenilen kes ömürünün sonuna dek onların takibinde kalıyor…İlk defa belirlenemeyen uçan cisimle, daha doğrusu – “cisimlerle” 65-ci ilin mayıs ayında rastlaşdık. İş yerinden 3 günlük mazuniyyet götürüp, nişanlım Adil, arkadaşım Günay ve abisi Rasimle İsmayıllıya yollandık, Adilin akrabası gile.

Tağımlı kendine şahsi arabamızla yenice dahil olmuşduq ki, köyün sanki ebedi sükuta kurşandığını hiss etdik. Artık kendin (azerice-köy) içine iki kilometr sürsek de, etrafda bir canlıya rast gelmek mümkün olmadı. Çok interesant bir şey idi, ağaçların yaprakları böyle esmiyordu. Adil babasının amcası oğlugilin evlerinin karşısında arabanı durdurdu, biz korku içinde arabadan çıkdık. Bize beraber kalmayı tapşırıb kendisi evin açık kapısından içeri keçdi. Bir neçə dakika sonra bem-beyaz yüzle çöle çıkıb, “Ne bileyim?” soranlar gibi çiynlerini yığdı. Hepimiz o kadar korkduk ki, ağlımıza gelen dehşetli fikirleri bir-birimize söylemeye kalkışmadık. Çok tuhaf bişey idi. Ben kendim öyle sanırdım ki, kendde (köyde) ağır kan kisası veya malum dille desek vendetta yaşanmış ve ya görülmemiş bir felaket kaynamışdı ki, bu kadar kend camaatının evinden çıkmasına bais olmuşdu. Acaba onlar nereye gide bilerdiler?. Anlayamıyordum havanı namalum kuvve bilerekden soyudurdu nedir, amma adamın böyle bahar havasında kılları biz-biz kalkırdı. Sanki ayaz Şubat gecesi idi.

Yine de lal-dinmez etrafa göz gezdirmeye başladık. Evin karşısı Kürdemir yolu gibi açık və kuru düzenlik idi ki, belki tabietin zencirvari şekilde formalaşdırdığı tepelere dek 3 kilometr uzanırdı. Adil aniden dillendi “Ben bura keçen yıl gelmişdim…Burada futbol meydançası büyüklüyünde bile düzenlik yok idi. Bir yıla bu nereden peyda oldu böyle?…Aklımda olanı, etraf kalın meşeyle (meşe- azerice orman) ehatelenmişdi. Kendin adı öyle ondan Tağımlıdır”…Bir kaç konşu evleri de hemin şekilde kapısı ve bahçe darvazası açık şekilde aşkar etdik. Tahminen beş konşu eve de izinsiz girerek, evde adamın olub-olmamasını yokladık. Amma sanki,Tağımlı kendinin başına Semud kavminin başına gelenler gelmişdi. Teserüffatları ve ya maişetleri diyil kendileri yerle yeksan olmuşdular…Günay efileptik olduğundan böyle klaustrofobik abu-hava ona tesirsiz ötüşmedi. Bayılarak yere yıkıldı.

Onu derhal yerden kaldırıb, ellerini masaj etdik. Karara aldıq ki, arabaya binip bu yüzde-yüz sarılığa tutulma ihtimalinden mümkün kadarı uzaklaşak. Korkumuzdan arabanın aynasından bile boylana bilmirdik. Adil ise artık süreti 100 kilometr saata çatdırmışdı. Kalbime ele bil dandı ki, korkudan yumduğum gözlerimi açmaq zamanıdır. Pencereden boylandıkda onu gördüm ki, tahminen bizim arabadan iki yüz metre parallel mesafede ormanın üstüyle disk şekilli büllur bir işık parçası hereket edir. Arabamızla senkron şekilde süzürdü havada. Sanki bizi takip ediyordu. Vahimeden çığırdım. Sesime hatta, bayılmış Günay bile oyandı…Adil ise soyukkanlı şekilde arabanı sürmekde idi…Böyle ki, diksinse idi, o zaman qaz pedalında olan ayağının reflektiv boşalmasından, maşının (arabanın) hızında oynamalar hiss olunardı. Bu baş vermedi. Günayın kardeşi, yani Rasim, elimle gösterdiyim uçan cisme taraf bakdı. Fakat bir şey göre bilmedi. Sen deme, qışqır-bağırdan sonra, hemin namalum disk yoka çıkmışdı. Günayın yeniden huşunun getmesinden anladık ki, o neise gördü. Onun penceresindən boylanıb, bakanda üreyim ağzıma geldi. Artık bir diyil beş ve ya altı obyekt bizi müşayet edirdi, hem de daha yakın mesafeden. Çok tuhaf görünürdü, uzakdan bu cisim daha aydın seçilirdi. Sanki bu işıkda öyle bir hasse var idi ki, normal insanın göz çopçükleri-hüceyreleri obyektiv reallığı beyne olduğu gibi ötüre bilmirdi. Yalnız gur işığı sezmek olurdu.

Tağımlı kendinden çıkmağa nerdese iki yüz metre kalardı, böyle ki, kendin iri yazılı lövhesi tedricen yakınlaşırdı. Hadisenin ən tuhaf yeri onda idi ki, kendin arazisini terk eden kimi, hepimizi cengine almış stress ve hayacan bir-iki-üç sayacak tezlikde yoka çıkdı. Yoka çıkanlardan birileri de hemin UFO-lar idi. Karşıdan hereket eden arabanı gördükde, bunca zaman lal-dinmez tarzda maşını idare eden Adil, ruhi hasta tek yersiz şekilde kişnemeye başladı. Anlaya bilmedik ki, bu gülüş idi, yoksa atın çıkartdığı ses. Yakınlaşdıkda malum oldu ki, karşıda gelen maşın milis (milis- sovet dönemlerinde polise denirdi) arabasıdır. Bizim arabanı durdurmağımıza gösteriş verdi. Müfettiş maşından düşmeden önce, kapasını önşüşeye doğru uzadıp gözlerini bizim arabanın numarasına zilledi ve yoklayırmış gibi elinde tutduğu kağıza bakdı. Maşından çıkıb bizim de arabayı terk etmemizi istedi.

Yeniden kağızı elinə götürüb,nerdese 55-60 yaşlı gözlerini yeniden elinde tutduğu makulaturadan çıkmış solğun renkli kağız parçasına zilledi “Adil Rzayev, Günay Davudova, Rasim Davudov və Fatime Memmedova…Adlarınızı doğrumu çekdim? Sizlersiz?” – “Evet” deye tasdik cavabı versek de, ihtiyar milis neferinin bizim adları nereden bildiyini anlamadık. Devam etdi “Nasıl da vicdansız adamlarsız,…anlamak olur ki, delikanlısız, ancak bu zavallı anne ve babalarınıza karşı bir damla merhemet adlanan şey varmı sizlerde yoksa yokmu? Tam yeddi gündür ki, sizden bir sorağ yok” Gözlerim tepeme çıkdı…Yedi gün, bu ne laf ya, biz beş saat olar ki, Bakıdan çıkmışıq. 3 Mayısdır bügün . “Bir yalnışlık olmalı, biz Bakıdan bu gün sabah-sabah, saat onbirdə çıkmışık yani, mayıs ayının üçünde”
- “Şimdi ise mayıs ayının on biridir. Mayısın beşinde, Adil Rzayevin Tağımlı kendinde (köyünde) yaşayan akrabasından bize haber geldi ki, Bakıdan gelen misafirler şimdiye kadar yetişmeyipler kende. Öyle o zamandan itibaren sizin aktarışınızla maşğuluk. Nerelerde kayb olmuşduz böyle?
- “Biz…biz şimdice Tağımlıdan gelirik… yemin ederim, orada yani kendde hiç kimse yok idi. Hiç kimse.”
- “Görürüm kafanız malesef havalanmış” diye arabasına minip bizim de onu kendi arabamıla takib etmeyimizi tapşırdı. Yeniden Tağımlı kendine dahil oluyorduk.
Önceki Tağımlıdan eser-alamet kalmamışdı. Hangi tarafa bakırdın canlı , mal-kara, oynayan uşaklar, su taşıyan genç kızlar, kanalizasyon hatti kazan enlikürekler, dedi-kodu yapan kocalar…Bir sözle bambaşka Tağımlı…Hepsi de kende ard-arda gelen iki arabanı gözleriyle müşayet edirdi. Çok güman ki, kende gelen konaklar kend sakinlerini çok sevindirirdi. Adilin akrabası gilin evinin önünde durdukda hemin tepelere dek uzanan kuru düzenlikden de hiç bir şey kalmamışdı. Yerinde öten yıl Adilin gördüyü sık enli-yapraklı meşe (orman) yayılırdı.
Buna inanmak çok çetin olsa da, gözle gördüklerimiz, kulakla eşitdiklerimiz bizi inandırmaya bilmezdi. Doğrudan da biz yeddi günlük qaib olmuşduq. Amma bunun izahını şimdiyedek kafamıza yerleşdiremiyoruk. Doğrusu bunun izahı yok bile. Böyle olduğu takdirde, bizim birinci defa dahil olduğumuz Tağımlı kendi hangi mekanı ve zamanı temsil ediyordu?….Birce onu dakik biliyorum, büllur uçan dairenin takibleri şimdiyedek devam etmekdedir…

Ferhad MAMMADOV (Korkunc ehvalatlar silsilesinden)

Rağbet: Derecelenmemiş [?]

Ey Hayattt

24 Ocak 2010

guldestey

Yazan: guldestey

Kategori: Deneme, Edebiyat, Nesir

Etiketler: , , ,

Geceydi güneşten çok uzaklarda sevdalar yaşanıyordu avuçların içinde

Dar mekanların nasılda içsel bir yalnızlığı olurdu eskimiş duyguların içinde

Yalnızlık dedim de ben de yalnızım eyyy kahır beni de yalnız bıraktılar.

Oynaş düşlerin kucağında, soğuk kaldırımların yüzünde ısıttığım hislerimden; hislendim de karardı aniden gökyüzü

Kara bulutlar mı yüreğime yansıyan; yoksa yüreğim mi göğü karartan seçemedim.

Sanmam ki bu bulutlar bana yapışıp üzerime yağsın. Temizlesin beni kullanılmış çıplak aşklardan.

Ey hayat sözüm sana sen kayıp gittin ellerimden ama bir tanecik aşkı yitik sevdaların kayıtlarından düşüremedim hesabıma. Sen beni bitirmeye yettin ama ben düşlerime sahip çıkamadım. Yaşanmamış hikayelerimi bu soğuk İstanbul gecesine adıyorum ve kadehimi kaybolmuş yıllarıma, sönmüş yıldızlarıma adıyorum. İçmeden sarhoş olduğum kayıp yüzlerin peşinde bırakıyorum aradığım bütün bozkır rüzgarlarını. Artık uçmak hayallerimi süslemiyor. Tatlı sevişmeler değil hatıralarımın zorladığı beni .. anlı ansız iç çekişlerim kriz belirtisi değil ama pişmanlıkta değil.

Heyyy hayat üzerine alınma sana da kızgın değilim benim çekemediğim kendim her zaman düştüğüm derin Yusufluğum.

Ne Leyla olmayı becerebildim ne de mecnun makamının adını anmayı hak ettim. Sızlanmam hep boşuna biliyorum ; biliyorum nafile serzenişlerim kendime bile

Bende hataperestim. Bende enelhakkın içinde buğday tanesi olmak isteyen ot muyum saman mıyım tane miyim; zamansızım,asılsızım,anlamsızım. Çarpık duyguların girdabında sonsuzluk kelimesinin büyüsüyle başı dönen ser sefil bahtsızım.

Sorgusuz inandığım tağutların kurbanıyım, kansız dumansız. Yaşanmış ama yaşarken paslanmış solukların acısını hissediyorum düşen gözyaşlarım çarptıkça ruhumun benliğine…

Belki de bu ağladıklarım ağlayamadıklarımın acısınıda çarpıyor yüzüme .bir türlü hazmedemiyorum yenilgiyi ey hayat kahpe kahırla birlikte de olsan yinede bir ben var benden de içerde beni kandırmış olabilirsin ama inandığım hissettiğim sevdiğim biri var seni Ona öyle bir havale ederim ki bu bir meydan okuma …

Belki de son çarem senin le başa çıkabilmek için ne dersin kızıl baharlar gökyüzünü kapladığı ovaların yeşil ırmaklarla dolup taştığı keçilerin boynuzlarıyla saklandığı bir yerlerde karşılaşırmıyız.

Ey hayat savaşıyor muyum seninle yaşıyor muyum anlayamadım.

Sen ve ben ve gökyüzünde yağan gözyaşlarım sarhoşmuyum yoksa aklımı mı yitirdim şiir gözlü yağmur yüzlü çamur sözlü bu şehri İstanbulda…

Rağbet: Derecelenmemiş [?]

Macera

12 Aralık 2009

guldestey

Yazan: guldestey

Kategori: Deneme, Nesir, Serbest

Etiketler: , , ,

Sensiz ezanları okunuyor bu şehrin bir sabah daha ışıklarını savuruyor pervasızca ama gönlüm kapkaranlık iklim ise buz… ben etrafına bakınıp bişey göremeyen ağma bir serkeş ne yana baksam koyu bir karanlık sarmış heryanımı çıksam çıkamam istesem güç bulamam dermanı kalmamış yaralı ;sefil ömrümün. Birer derviş olsa şu konan damlardaki güvercinler hepsi toplaşıp uçursa beni kafdağının eteklerine, ahhhh derbeder gönlüm hazan mevsimi topla bakalım ne bulursan bu bahçelerde. Senin nasibin buymuş ne yapar sana kader galu belada almış tadını elmanın ,söyle neye yarar bu kadar serzenişler. iSter mecnun say kendini istersen derbeder sonun hüsran gözüküyor var mı elinden bir gelen ya da duyduğun bir haber.

Arkana bakma mazi kurtarmaz olsan da en ala yar sana gerek aklı selim bekleme göndermez bir kurtarıcı HAYY.

Ara bakalım ne buldurur Mevla susuz ve uçsuz umman diyarlarında sen ki varlığının olması gerekirken doruk noktasında düştüğün şu hal var mıdır ki bir başkasında. Hani nere kaldı verdiğin onca sözler unutup yetirdin yok artık sende olan şanlı izler ; hızlı koştun çabuk yoruldun bumuydu yapacağın sonsuz işler ,kendine gelmek için bekle bakalım nereye kadar götürür senı bu gidişler…arzular durmaz fısıldar elbet kulağına binbir türlü gidişler…

Koşmaktan yorulduğunda bak arkana anla gerçekleri. Seçemediğin bir fark var oda kendinde gizli, sana kalmış mutluluğun çizmek resmini ; uyma şeytana tıka kulaklarını salaş sevdalara.
Seni bu hale kim getirdi bilmem ki eyy biçare gönül kurtar desen elimde yok sana göre bir formül. Yaptırdı yapacağını yine sana şahsı malum unutma kapılar var açık ardına kadar senin elinde her şey yeterki sen iste kabul etsin Yaradan…hiç zaman geçirme boşa, bak kalmıyor elinde bir sermayelik harman.

Yorulduğunda hatırla nasıl başlamıştı maceran nereden nereye getirdi seni bir anlık heves ve hevan. 40 yıl senin payına düşen istemezsen pes et hemen; yakışan ne ise bir düşün ,can bedeninde verilen istenir elbet gelince vaad edilen saklı tutsaydın muhteşem hazineni çalmak istemezlerdi vermeden aman . rengarenk çiçeklerin kokusuna kapılıp kelebeklere sattın koca bir ömrü. Artık çareyi bul ;ara da bul bulabilirsen bulmadan seni arayan.

Rağbet: Derecelenmemiş [?]

İstediğin buysa beklentisizim işte

12 Aralık 2009

guldestey

Yazan: guldestey

Kategori: Deneme, Nesir, Serbest

Etiketler: , ,

Geleceğini bilsem sabaha kadar beklerdim bu bank taburesin de; ama biliyorum ki gelmeyeceksin.

Ne gecenin üşüten koyuluğu,ne sisli gökyüzü ne de donuk bakışlar korkutamazdı beni.

Beni çaresizliğim ve hüsrana uğrayışım korkuttu. Beklememeliydim senin gelmeni yıkılırdı sevgi adına inandığım her şey,kurduğum dünyanın bütün mavilikleri ve yeşil adına var olan bütün güzellikler yiterdi,kaybolurdu birden yarınlarım,

Yalnızlığımın kollarında umudum yok olurdu. Bir nefesti sakladığım düşlerimde, srükleyerek günleri ardımda devire devire , benimsettiğim bir soluktu ismin hece hece.

Kalpsizlerin ve vicdansız zihinlerin yaşantısından koparılmış bir hayattı seninkisi; İpsiz kuyuların hezeyanında bir çığlıktı ruhun…

Sukunet dolu bakışların naif dokunuşların esiri oldu birden sakinleşti depdebeli ömrün. Köhne adetleri yıktı ama enkazında kalarak mahvoldu içimdeki nadide masumluğum. Derin derin sarsılmıştım, acı gerçeklerdi boğazımda sıkışıp kalmış cümlelerin yüzü asık hikayeleri..

 

Beklememeliydim seni ; unutarak umarak temenni ederek olmayacak bilmeliydim. Bir yangındı bu alev almayan bir maddeden yapılmamıştı üstelik kalbim.

 

Kırmızı bulutların altında uzanan can ellerini beklememeliydim.ne zamanki kaybettiğimi haykırdım kendime, ölümü ölçtüm kefenime ,hayatı doldurdum da heybeme gitmeliyim….

Dönüşü olan virajlar olur elbet sevdaya adanmış adımlar gelir elbet, sonu gelen masallar yaşanır zannet;hergüne bir mutluluk düşerse şayet ; seni beklemediğim gün benim günümdür bu böyle bil bir ömür..

Rağbet: Derecelenmemiş [?]

 “Asmalı Kahve” ismini bir gazetede okuyunca “asmalı” takısıyla ilgili birçok şey hatırıma geldi.  Mesela “Asmalı Mescid Sokağı”, “Asmalı Mescid 74”, “Asmalı Ev”, “Asmalı Konak” vs. vs. Evler, dükkânlar bazı yerlerde asmalarla süsleniyor. Dar sokaklar asmalarla örülüyor. Bu nedenledir ki “Asmalı Sokak deniliyor. Zaman geçiyor bir de bakıyorsunuz bu isimle anılan sokakta bir tek asma göremiyorsunuz. Gençler veya orta yaşlılar sokakların isimlerini pek fazla bilmezler ama yaşlılara sorarsanız size işin aslını başlarlar anlatmaya. Belki de böyle bir sokak şehrin dışında ve fakat asmalarla bezeli bahçelere açılıyordur. Zamanla da şehrin büyümesiyle ne bağ kalmıştır ne de bahçe. Yeşili severiz amma velâkin para denen azılı güç yeşilin her türlüsüne mani olmaya zaman içinde yetebiliyor. Devamını oku »

Rağbet: Derecelenmemiş [?]

Ahşap evler gitti gider

10 Eylül 2008

Osman AYTEKİN

Yazan: Osman AYTEKİN

Kategori: Nesir

Etiketler: , , ,

Tarihi ahşap evler birer birer yok oluyor. Bu evlerin bir kısmı onarılmadığından bugün ayakta değiller. Ayakta olanlar ise adeta tarihe karşı direnmektedirler. Ahşap binaların her geçen gün azalması bakımsızlıklar kadar başka sebeplere de bağlıdır. Bu sebeplerden biri de mirasa göz dikmek ve yeni binalarla birlikte yeni yeni paralar kazanma ihtirasıdır. Devamını oku »

Rağbet: 8% [?]