Edebiyat Mevsimi Dört Mevsim Yaşanır » Edebiyat
Friday, September 3, 2010

‘Edebiyat’Kategorisi için Arşiv

OQONYOK dergisi, 1978 Nisan sayı – “Kafkazyalı UFO” (belirlenemeyen uçan cisim)

“…İlk önce onu bildireyim ki, UFO tarafından kaçırılan istenilen kes ömürünün sonuna dek onların takibinde kalıyor…İlk defa belirlenemeyen uçan cisimle, daha doğrusu – “cisimlerle” 65-ci ilin mayıs ayında rastlaşdık. İş yerinden 3 günlük mazuniyyet götürüp, nişanlım Adil, arkadaşım Günay ve abisi Rasimle İsmayıllıya yollandık, Adilin akrabası gile.

Tağımlı kendine şahsi arabamızla yenice dahil olmuşduq ki, köyün sanki ebedi sükuta kurşandığını hiss etdik. Artık kendin (azerice-köy) içine iki kilometr sürsek de, etrafda bir canlıya rast gelmek mümkün olmadı. Çok interesant bir şey idi, ağaçların yaprakları böyle esmiyordu. Adil babasının amcası oğlugilin evlerinin karşısında arabanı durdurdu, biz korku içinde arabadan çıkdık. Bize beraber kalmayı tapşırıb kendisi evin açık kapısından içeri keçdi. Bir neçə dakika sonra bem-beyaz yüzle çöle çıkıb, “Ne bileyim?” soranlar gibi çiynlerini yığdı. Hepimiz o kadar korkduk ki, ağlımıza gelen dehşetli fikirleri bir-birimize söylemeye kalkışmadık. Çok tuhaf bişey idi. Ben kendim öyle sanırdım ki, kendde (köyde) ağır kan kisası veya malum dille desek vendetta yaşanmış ve ya görülmemiş bir felaket kaynamışdı ki, bu kadar kend camaatının evinden çıkmasına bais olmuşdu. Acaba onlar nereye gide bilerdiler?. Anlayamıyordum havanı namalum kuvve bilerekden soyudurdu nedir, amma adamın böyle bahar havasında kılları biz-biz kalkırdı. Sanki ayaz Şubat gecesi idi.

Yine de lal-dinmez etrafa göz gezdirmeye başladık. Evin karşısı Kürdemir yolu gibi açık və kuru düzenlik idi ki, belki tabietin zencirvari şekilde formalaşdırdığı tepelere dek 3 kilometr uzanırdı. Adil aniden dillendi “Ben bura keçen yıl gelmişdim…Burada futbol meydançası büyüklüyünde bile düzenlik yok idi. Bir yıla bu nereden peyda oldu böyle?…Aklımda olanı, etraf kalın meşeyle (meşe- azerice orman) ehatelenmişdi. Kendin adı öyle ondan Tağımlıdır”…Bir kaç konşu evleri de hemin şekilde kapısı ve bahçe darvazası açık şekilde aşkar etdik. Tahminen beş konşu eve de izinsiz girerek, evde adamın olub-olmamasını yokladık. Amma sanki,Tağımlı kendinin başına Semud kavminin başına gelenler gelmişdi. Teserüffatları ve ya maişetleri diyil kendileri yerle yeksan olmuşdular…Günay efileptik olduğundan böyle klaustrofobik abu-hava ona tesirsiz ötüşmedi. Bayılarak yere yıkıldı.

Onu derhal yerden kaldırıb, ellerini masaj etdik. Karara aldıq ki, arabaya binip bu yüzde-yüz sarılığa tutulma ihtimalinden mümkün kadarı uzaklaşak. Korkumuzdan arabanın aynasından bile boylana bilmirdik. Adil ise artık süreti 100 kilometr saata çatdırmışdı. Kalbime ele bil dandı ki, korkudan yumduğum gözlerimi açmaq zamanıdır. Pencereden boylandıkda onu gördüm ki, tahminen bizim arabadan iki yüz metre parallel mesafede ormanın üstüyle disk şekilli büllur bir işık parçası hereket edir. Arabamızla senkron şekilde süzürdü havada. Sanki bizi takip ediyordu. Vahimeden çığırdım. Sesime hatta, bayılmış Günay bile oyandı…Adil ise soyukkanlı şekilde arabanı sürmekde idi…Böyle ki, diksinse idi, o zaman qaz pedalında olan ayağının reflektiv boşalmasından, maşının (arabanın) hızında oynamalar hiss olunardı. Bu baş vermedi. Günayın kardeşi, yani Rasim, elimle gösterdiyim uçan cisme taraf bakdı. Fakat bir şey göre bilmedi. Sen deme, qışqır-bağırdan sonra, hemin namalum disk yoka çıkmışdı. Günayın yeniden huşunun getmesinden anladık ki, o neise gördü. Onun penceresindən boylanıb, bakanda üreyim ağzıma geldi. Artık bir diyil beş ve ya altı obyekt bizi müşayet edirdi, hem de daha yakın mesafeden. Çok tuhaf görünürdü, uzakdan bu cisim daha aydın seçilirdi. Sanki bu işıkda öyle bir hasse var idi ki, normal insanın göz çopçükleri-hüceyreleri obyektiv reallığı beyne olduğu gibi ötüre bilmirdi. Yalnız gur işığı sezmek olurdu.

Tağımlı kendinden çıkmağa nerdese iki yüz metre kalardı, böyle ki, kendin iri yazılı lövhesi tedricen yakınlaşırdı. Hadisenin ən tuhaf yeri onda idi ki, kendin arazisini terk eden kimi, hepimizi cengine almış stress ve hayacan bir-iki-üç sayacak tezlikde yoka çıkdı. Yoka çıkanlardan birileri de hemin UFO-lar idi. Karşıdan hereket eden arabanı gördükde, bunca zaman lal-dinmez tarzda maşını idare eden Adil, ruhi hasta tek yersiz şekilde kişnemeye başladı. Anlaya bilmedik ki, bu gülüş idi, yoksa atın çıkartdığı ses. Yakınlaşdıkda malum oldu ki, karşıda gelen maşın milis (milis- sovet dönemlerinde polise denirdi) arabasıdır. Bizim arabanı durdurmağımıza gösteriş verdi. Müfettiş maşından düşmeden önce, kapasını önşüşeye doğru uzadıp gözlerini bizim arabanın numarasına zilledi ve yoklayırmış gibi elinde tutduğu kağıza bakdı. Maşından çıkıb bizim de arabayı terk etmemizi istedi.

Yeniden kağızı elinə götürüb,nerdese 55-60 yaşlı gözlerini yeniden elinde tutduğu makulaturadan çıkmış solğun renkli kağız parçasına zilledi “Adil Rzayev, Günay Davudova, Rasim Davudov və Fatime Memmedova…Adlarınızı doğrumu çekdim? Sizlersiz?” – “Evet” deye tasdik cavabı versek de, ihtiyar milis neferinin bizim adları nereden bildiyini anlamadık. Devam etdi “Nasıl da vicdansız adamlarsız,…anlamak olur ki, delikanlısız, ancak bu zavallı anne ve babalarınıza karşı bir damla merhemet adlanan şey varmı sizlerde yoksa yokmu? Tam yeddi gündür ki, sizden bir sorağ yok” Gözlerim tepeme çıkdı…Yedi gün, bu ne laf ya, biz beş saat olar ki, Bakıdan çıkmışıq. 3 Mayısdır bügün . “Bir yalnışlık olmalı, biz Bakıdan bu gün sabah-sabah, saat onbirdə çıkmışık yani, mayıs ayının üçünde”
- “Şimdi ise mayıs ayının on biridir. Mayısın beşinde, Adil Rzayevin Tağımlı kendinde (köyünde) yaşayan akrabasından bize haber geldi ki, Bakıdan gelen misafirler şimdiye kadar yetişmeyipler kende. Öyle o zamandan itibaren sizin aktarışınızla maşğuluk. Nerelerde kayb olmuşduz böyle?
- “Biz…biz şimdice Tağımlıdan gelirik… yemin ederim, orada yani kendde hiç kimse yok idi. Hiç kimse.”
- “Görürüm kafanız malesef havalanmış” diye arabasına minip bizim de onu kendi arabamıla takib etmeyimizi tapşırdı. Yeniden Tağımlı kendine dahil oluyorduk.
Önceki Tağımlıdan eser-alamet kalmamışdı. Hangi tarafa bakırdın canlı , mal-kara, oynayan uşaklar, su taşıyan genç kızlar, kanalizasyon hatti kazan enlikürekler, dedi-kodu yapan kocalar…Bir sözle bambaşka Tağımlı…Hepsi de kende ard-arda gelen iki arabanı gözleriyle müşayet edirdi. Çok güman ki, kende gelen konaklar kend sakinlerini çok sevindirirdi. Adilin akrabası gilin evinin önünde durdukda hemin tepelere dek uzanan kuru düzenlikden de hiç bir şey kalmamışdı. Yerinde öten yıl Adilin gördüyü sık enli-yapraklı meşe (orman) yayılırdı.
Buna inanmak çok çetin olsa da, gözle gördüklerimiz, kulakla eşitdiklerimiz bizi inandırmaya bilmezdi. Doğrudan da biz yeddi günlük qaib olmuşduq. Amma bunun izahını şimdiyedek kafamıza yerleşdiremiyoruk. Doğrusu bunun izahı yok bile. Böyle olduğu takdirde, bizim birinci defa dahil olduğumuz Tağımlı kendi hangi mekanı ve zamanı temsil ediyordu?….Birce onu dakik biliyorum, büllur uçan dairenin takibleri şimdiyedek devam etmekdedir…

Ferhad MAMMADOV (Korkunc ehvalatlar silsilesinden)

Rağbet: Derecelenmemiş [?]

Ey Hayattt

24 Ocak 2010

guldestey

Yazan: guldestey

Kategori: Deneme, Edebiyat, Nesir

Etiketler: , , ,

Geceydi güneşten çok uzaklarda sevdalar yaşanıyordu avuçların içinde

Dar mekanların nasılda içsel bir yalnızlığı olurdu eskimiş duyguların içinde

Yalnızlık dedim de ben de yalnızım eyyy kahır beni de yalnız bıraktılar.

Oynaş düşlerin kucağında, soğuk kaldırımların yüzünde ısıttığım hislerimden; hislendim de karardı aniden gökyüzü

Kara bulutlar mı yüreğime yansıyan; yoksa yüreğim mi göğü karartan seçemedim.

Sanmam ki bu bulutlar bana yapışıp üzerime yağsın. Temizlesin beni kullanılmış çıplak aşklardan.

Ey hayat sözüm sana sen kayıp gittin ellerimden ama bir tanecik aşkı yitik sevdaların kayıtlarından düşüremedim hesabıma. Sen beni bitirmeye yettin ama ben düşlerime sahip çıkamadım. Yaşanmamış hikayelerimi bu soğuk İstanbul gecesine adıyorum ve kadehimi kaybolmuş yıllarıma, sönmüş yıldızlarıma adıyorum. İçmeden sarhoş olduğum kayıp yüzlerin peşinde bırakıyorum aradığım bütün bozkır rüzgarlarını. Artık uçmak hayallerimi süslemiyor. Tatlı sevişmeler değil hatıralarımın zorladığı beni .. anlı ansız iç çekişlerim kriz belirtisi değil ama pişmanlıkta değil.

Heyyy hayat üzerine alınma sana da kızgın değilim benim çekemediğim kendim her zaman düştüğüm derin Yusufluğum.

Ne Leyla olmayı becerebildim ne de mecnun makamının adını anmayı hak ettim. Sızlanmam hep boşuna biliyorum ; biliyorum nafile serzenişlerim kendime bile

Bende hataperestim. Bende enelhakkın içinde buğday tanesi olmak isteyen ot muyum saman mıyım tane miyim; zamansızım,asılsızım,anlamsızım. Çarpık duyguların girdabında sonsuzluk kelimesinin büyüsüyle başı dönen ser sefil bahtsızım.

Sorgusuz inandığım tağutların kurbanıyım, kansız dumansız. Yaşanmış ama yaşarken paslanmış solukların acısını hissediyorum düşen gözyaşlarım çarptıkça ruhumun benliğine…

Belki de bu ağladıklarım ağlayamadıklarımın acısınıda çarpıyor yüzüme .bir türlü hazmedemiyorum yenilgiyi ey hayat kahpe kahırla birlikte de olsan yinede bir ben var benden de içerde beni kandırmış olabilirsin ama inandığım hissettiğim sevdiğim biri var seni Ona öyle bir havale ederim ki bu bir meydan okuma …

Belki de son çarem senin le başa çıkabilmek için ne dersin kızıl baharlar gökyüzünü kapladığı ovaların yeşil ırmaklarla dolup taştığı keçilerin boynuzlarıyla saklandığı bir yerlerde karşılaşırmıyız.

Ey hayat savaşıyor muyum seninle yaşıyor muyum anlayamadım.

Sen ve ben ve gökyüzünde yağan gözyaşlarım sarhoşmuyum yoksa aklımı mı yitirdim şiir gözlü yağmur yüzlü çamur sözlü bu şehri İstanbulda…

Rağbet: Derecelenmemiş [?]

Macera

12 Aralık 2009

guldestey

Yazan: guldestey

Kategori: Deneme, Nesir, Serbest

Etiketler: , , ,

Sensiz ezanları okunuyor bu şehrin bir sabah daha ışıklarını savuruyor pervasızca ama gönlüm kapkaranlık iklim ise buz… ben etrafına bakınıp bişey göremeyen ağma bir serkeş ne yana baksam koyu bir karanlık sarmış heryanımı çıksam çıkamam istesem güç bulamam dermanı kalmamış yaralı ;sefil ömrümün. Birer derviş olsa şu konan damlardaki güvercinler hepsi toplaşıp uçursa beni kafdağının eteklerine, ahhhh derbeder gönlüm hazan mevsimi topla bakalım ne bulursan bu bahçelerde. Senin nasibin buymuş ne yapar sana kader galu belada almış tadını elmanın ,söyle neye yarar bu kadar serzenişler. iSter mecnun say kendini istersen derbeder sonun hüsran gözüküyor var mı elinden bir gelen ya da duyduğun bir haber.

Arkana bakma mazi kurtarmaz olsan da en ala yar sana gerek aklı selim bekleme göndermez bir kurtarıcı HAYY.

Ara bakalım ne buldurur Mevla susuz ve uçsuz umman diyarlarında sen ki varlığının olması gerekirken doruk noktasında düştüğün şu hal var mıdır ki bir başkasında. Hani nere kaldı verdiğin onca sözler unutup yetirdin yok artık sende olan şanlı izler ; hızlı koştun çabuk yoruldun bumuydu yapacağın sonsuz işler ,kendine gelmek için bekle bakalım nereye kadar götürür senı bu gidişler…arzular durmaz fısıldar elbet kulağına binbir türlü gidişler…

Koşmaktan yorulduğunda bak arkana anla gerçekleri. Seçemediğin bir fark var oda kendinde gizli, sana kalmış mutluluğun çizmek resmini ; uyma şeytana tıka kulaklarını salaş sevdalara.
Seni bu hale kim getirdi bilmem ki eyy biçare gönül kurtar desen elimde yok sana göre bir formül. Yaptırdı yapacağını yine sana şahsı malum unutma kapılar var açık ardına kadar senin elinde her şey yeterki sen iste kabul etsin Yaradan…hiç zaman geçirme boşa, bak kalmıyor elinde bir sermayelik harman.

Yorulduğunda hatırla nasıl başlamıştı maceran nereden nereye getirdi seni bir anlık heves ve hevan. 40 yıl senin payına düşen istemezsen pes et hemen; yakışan ne ise bir düşün ,can bedeninde verilen istenir elbet gelince vaad edilen saklı tutsaydın muhteşem hazineni çalmak istemezlerdi vermeden aman . rengarenk çiçeklerin kokusuna kapılıp kelebeklere sattın koca bir ömrü. Artık çareyi bul ;ara da bul bulabilirsen bulmadan seni arayan.

Rağbet: Derecelenmemiş [?]

İstediğin buysa beklentisizim işte

12 Aralık 2009

guldestey

Yazan: guldestey

Kategori: Deneme, Nesir, Serbest

Etiketler: , ,

Geleceğini bilsem sabaha kadar beklerdim bu bank taburesin de; ama biliyorum ki gelmeyeceksin.

Ne gecenin üşüten koyuluğu,ne sisli gökyüzü ne de donuk bakışlar korkutamazdı beni.

Beni çaresizliğim ve hüsrana uğrayışım korkuttu. Beklememeliydim senin gelmeni yıkılırdı sevgi adına inandığım her şey,kurduğum dünyanın bütün mavilikleri ve yeşil adına var olan bütün güzellikler yiterdi,kaybolurdu birden yarınlarım,

Yalnızlığımın kollarında umudum yok olurdu. Bir nefesti sakladığım düşlerimde, srükleyerek günleri ardımda devire devire , benimsettiğim bir soluktu ismin hece hece.

Kalpsizlerin ve vicdansız zihinlerin yaşantısından koparılmış bir hayattı seninkisi; İpsiz kuyuların hezeyanında bir çığlıktı ruhun…

Sukunet dolu bakışların naif dokunuşların esiri oldu birden sakinleşti depdebeli ömrün. Köhne adetleri yıktı ama enkazında kalarak mahvoldu içimdeki nadide masumluğum. Derin derin sarsılmıştım, acı gerçeklerdi boğazımda sıkışıp kalmış cümlelerin yüzü asık hikayeleri..

 

Beklememeliydim seni ; unutarak umarak temenni ederek olmayacak bilmeliydim. Bir yangındı bu alev almayan bir maddeden yapılmamıştı üstelik kalbim.

 

Kırmızı bulutların altında uzanan can ellerini beklememeliydim.ne zamanki kaybettiğimi haykırdım kendime, ölümü ölçtüm kefenime ,hayatı doldurdum da heybeme gitmeliyim….

Dönüşü olan virajlar olur elbet sevdaya adanmış adımlar gelir elbet, sonu gelen masallar yaşanır zannet;hergüne bir mutluluk düşerse şayet ; seni beklemediğim gün benim günümdür bu böyle bil bir ömür..

Rağbet: Derecelenmemiş [?]

Gül Oldu Bana

25 Eylül 2009

Makman

Yazan: Makman

Kategori: Edebiyat, Hece

Etiketler:

Gül Oldu Bana

 

Ellerin yastığı sana kuş tüyü,
Yattığım yastıklar taş oldu bana,
Bu aşk bitmez derken bozuldu büyü,
İstikbal gözümde yaş oldu bana.

Vedanı ederken gayet mutluydun,
En fazla bu tavrın dert oldu bana,
Ben kan ağlıyorken sen umutluydun,
Feleğin sillesi sert oldu bana.
 

Vuslatı düşlerken firkati buldum,
Ayrılık ateşi kor oldu bana,
Aşkının bendesi zavallı kuldum,
Azadını kabul zor oldu bana.

Sen gittin ya artık, aşk meşk istemem,
Sevda denilen şey zûl oldu bana,
Şu dar-ı dünyada köşk möşk istemem,
Dünyanın ederi pul oldu bana.

Sen mutlu ol yeter, bakma geriye,
Gülşenimiz yandı, kül oldu bana,
Büyük sevdamızdan kalan hediye;
Yaprakları yanmış gül oldu bana.

Makman
Muammer Akman

 

 

 

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Rağbet: 16% [?]

 POETİK METİNLER / Her imge bir tufan yaratmalıdır - Louis Aragon
Şair, sazını eline al… Evet ama, sabah gazeteni okuduktan sonra, saçmalıkları ve bağışlanmayacak pislikleri gördüğünde
Hiçbir şey söylemeden, alabildiğine konuşmak; şairlere özgü olan buysa eğer, kötü, Bu hiçbir şeyi, şair olmayanların bir şeyiyle karşı karşıya koymak gerekiyor çünkü. Tözde iddialı olmak, yine töz adına bunu zorunlu kılar. Hiçbir zaman şiir olarak adlandırmadığım gerçek şiirsel anlatımla, diğer anlatımlar arasında, düşünceden gevezeliğe kadar varan bir uzaklık bulunur.
Bu arada, şiirsel hiçlik, öylesine evrensel bir kavram haline gelmiş ki, şairlerin dilinden düşürmedikleri, süsleyip püsledikleri bir şey olmuştur. Sonra da bu serabın oyuncağı olmuşlar ve burunları havada, hiçbir şey söylememe hakkına sığınmışlar. Fakat daha fazlasının olanaksızlığı nedeniyle, bu durum, sessizliklerinin de anlamlı olmaya başlamasına dek sürdü. Bir de, gariptir, her zaman, bu optik yanılsamanın kurbanlarından birisi çıkar da, türleri karıştırarak yüreğindekileri söylemeye kalkınca ötekilerin ifrit olduğu görülür. Bir kadının, hayatındaki erkeğe aşk dışında her konuda üstün geldiği gün, eğer bu erkek şairse, tutkusunun nasıl da hemen, tek varlığını açığa vuran sözlerle onu başka birine dönüştürdüğünü; ve bu nedenle çağdaşları arasında arılık payesinden dem vuranların gözünde birdenbire nasıl şüpheyle karşılanan biri durumuna düştüğünü tahmin edebilirsiniz. Türlerin karışmasına gelince…
Tanrı aşkına, siz hiç yangın görmediniz mi? Gecenin ortasında gecelikli kanlar, herifler sıvışırken, ve alevlerle kalaslar yaygaracı bebelerin odalarının üzerine çökerken, entellektüellerin tüm ipekten kağıtları tutuşurken ve pencerelerden altın saatler fırlatılır, mücevher çekmecelerini kivilerin basar ve pelüş kanepeleri kızıl kurtarıcıların suyu ıslatırken, bu yangın, türleri karıştırmanın en iyi örneğini vermiş olmaz mı? İnsanın, içinden geçenleri anlatmak istemesinden doğal ne var! Günün endişeler içinde çırpınan utanç anlayışı, elinde tuttuklarının uygulama için .yetmediği inancındadır. Durum böyleyken, aşk yerine, —bu inançtakilerin kitabına göre— gittikçe yükselen bir sesle politika işitilmeye başlanırsa, işte o zaman kıyamet kopar. Çünkü, kurtçuklar ayağımın başparmağını ezerken, ne pahasına olursa olsun, susmam gerekir.
Şair, sazını eline al… Evet ama, sabah gazeteni okuduktan sonra, saçmalıkları ve bağışlanmayacak pislikleri gördüğünde ve yalnızca askerlik süresine ve Fas savaşına karşı çıkıp, sözde, ihtiyatları itiatsizliğe iten kişiler, bilinmeyen yerlerde otuz yıl, on yıl hapislere çarptırıldığında, bütün bunlara duygulanmak gibi olağanüstü bir yüzsüzlük göstermek yerine, çeneni kapa!
… Şiir yericilerin çok kullandıkları bir formüle göre, kullanım sırasında eşdeğerlilik kazanan ‘şiirsel çözümler’ ya da ‘mizahi çözümler’, hiç de gülünç olmayan anlamsızlıklardır: yeteneksiz kimselerin küçük taklalarına benzerler ve terimlerde çelişki yaratmaktan başka bir. şeye yaramazlar. Yenilerde, kaçış vb. kavramlardan yana olanlar ise, üçüncü sınıf öğretmenlerinin kelime hazinesinden topladıkları bu bayağı aptallıkları, lirik olduğunu sandıklan bir biçimde kullanarak eski etkinliklerine kavuştular. Gezgin satıcılar, biraz, şu matematik anahtarlarını andıran diziyle, tabldottaki beyni sulanmışlıklarla, gezgin satıcılıklar ve sahte şiirlerle tükenmiş bir gençlik, ve boyuna, yinelemenin soslarıyla lekelenmiş bir sistemin peçetesinin düğümlenmesi… Gülmecenin şiir için olumsuz bir koşul olarak kabul edilmesi, açıklıktan uzak bir deyiştir; fakat bu, şiirin olabilmesi için, mizahın, önce karşı şiir soyutlamasını gerektirdiği anlamına gelmektedir. Birden, bir makara iplik, mizahın içinde yaşama kavuşur, eğer şairseniz onu, ansızın güzel bir kadın ya da şarkı söyleyen mercanlar içinde dalgaların fısıltısı haline getirirsiniz; gülmecenin şiirin şartı olmasında dolaylı olarak söylemek istediğim işte buydu. Lautrea-mont’u saymazsak, büyük şairlerde ne büyük bir mizah vardır!
Özü fırtına olan şiirde, her imge bir tufan yaratmalıdır.
Eğer gerçeküstücü yöntem uyarınca kederli budalalıklar yazıyorsanız, ortaya çıkacak olan yalnızca kederli budalalıklardır.

 

                                                           Louis Aragon
                                                     Çeviri: Erdoğan Alkan

 

 

 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]

 POETİK YAZILAR / Gelenekçiler ve İlericilik - İsmet Özel
Gelenekçilik ve ilericilik: Aynı eğilimin iki yüzü bunlar. Bakmayın gelenekçilerin ve ilericilerin birbirleriyle didiştiklerine, dövüşlerini bile aynı şeyi savunarak yaparlar. Bir kısmı, geçmişten getirilen değer ve kurumların gerekliliği üzerinde ısrar ederken, karşı taraf gelecekte elde edilecek kurum ve değerlerin övgüsünü yapıyor. Doğrusu, her biri kendi savunduğu yanı ayakta tutabilmek için karşı çıktığı cephenin görüşlerine muhtaç. Geleceğe doğru bir zincirin devam ettirilmesi için geçmişten uzatılan halkaların sağlam tutulması gerek, geçmişin halkalarının sağ ve esen tutulması da zincire yeni halkaların eklenmesini kaçınılmaz kılar. Bu iki taraftan biri için çarpışan öteki tarafa mühimmat sağlamak zorundadır. Gelenekçiler de, ilericiler de kendi savaşlarını yürütebilmek için zihin kalıplarına, metafizik temellere, varsayımlarla yüklü bir tanıtlama mekanizmasına bağlı, bağımlıdırlar.
Şiir okumak isteyen kimse gelenekçiliğin ve ilericiliğin entelektüel yükünü bir yana bırakmadıkça giriştiği işin altından kalkamayacaktır. Şiirin ne gelenekle, ne de beklenen hayatla başı hoş değildir. Geçmiş ve gelecek şiir için (ve içinde) yabancılaştırıcı öğelerdir. Şiir okumanın hasadı ancak bilinmeyen eski ile tanışılmamış yeni arasında toplanır. Şiir okumak, ancak “şimdi”nin olağanüstü vuruculuğu, tadılan somut yaşama anının tazeliği ve uyancılığı ile doğru çizgiye oturur.
Gelenekçilik yoluyla olsun, ilericilik yoluyla olsun bir “tevâlî”ye teslim olmuş kafalar şiirin gerçekliğine ulaşamaz. İçinde bulunulan “müthiş zaman parçası”nın önemini bir önceki veya bir sonraki zamanla değiştirme yanlısı kimseler yaşamadaki uyanıklığı terk etmiş, şimdiki zamanı gölgede bırakıp kendilerini uyuşturmuş kimselerdir.
Şiir okumak gelenekçinin gereksindiği bir olay değildir, çünkü şiir okumakla zihnimizde geçmişe ait bir kurumu veya geçmişin değer ölçülerinden birini yerli yerine oturtmuş, gelenekçi tutumumuzu haklılaştırmış olmayız. Tam tersine şiir geçmişe dair imalarında bizim o güne kadar hesaba katmadığımız bir boyut getirerek kalıplaşmış ölçüleri sarsar. Zaten şiir, şiir vasfını kazanabilmek için geride kalmış olan bir hayat parçasını deşmek, teşrih etmek, bize bilincine varmadığımız bir yanını işaret etmek zorundadır.
Yine, şiir okumak ilericinin de gereksinimi dışında kalacaktır. Çünkü şiir hiçbir zaman atılacak yeni bir adımın basamağı olamaz. Bu sağlamlıktan yoksundur. Peki, şiir bize geleceğin ulaşılmaya değer bir yanını ya da doğrudan doğruya geleceğin el uzatmaya değer olduğunu söyleyemez mi? Evet, ama dikkat edin, bu durumda, gelecek şimdiki zamanın bizinin bir parçasıdır. Nitekim şiirde geçmiş de önceye ait bir kategori olmaktan çıkar.
Bütün bunları söylemekle gelenekçi ve ilerici olarak tanınan şairlerin gerçekte şair olmadıklarını, onların izleyicisi olup da gelenekçi ve ilerici eğilimler besleyen insanların gerçekte hiçbir zaman şiir okumadıkları yargılarına varmak istiyor değilim. Sadece şunu söylüyorum: İdeolojik konumu ne olursa olsun bir şair gerçek parıltıyı ancak gelenekçiliğe ve ilericiliğe musallat olan “tevali” zincirini kırdığı, hazır düşünme kalıplarını parçaladığı zaman ele geçirebilir. Şiir okuyanlar da eğer şiir yoluyla herhangi bir şey sağlama durumuna geçerlerse, bunu ancak hazırda bulundurdukları anlayışlarının dışına çıkarak başarabilirler.
Hiç akıldan çıkarılmaması gereken doğru şudur ki şiir konusunda genellemeler düzeyinde kalan her açıklama noksandır. Şiirden (ve belki de bütün sanatlardan) söz ederken konulan, konulmaya çalışan kurallar her somut durumda sarsılabilir. Her şairin belirgin bir dünyası, her şiirin oturmuş, belirgin bir maddesi vardır. Eğer şiir üzerine konuşulacaksa genel sözlerin, her özel durumda yeniden gözden geçirilmesi, en azından o özel durum uğruna daha da derinleştirilmesi kaydıyla konuşulmalıdır.
 
 
                                                               İsmet Özel

 

 

 

www.turkedebiyat.net

Rağbet: Derecelenmemiş [?]